04-08-2010, 18:45
Alıntıdır.
EDEBİYAT
Edebiyat ya da yazın, yazarın düşünce ve duygularını, okuyanın estetik bir tat almasını sağlamak amacıyla yazılmış ya da böyle bir amaç gütmese de biçimsel olarak bu düzeye ulaşmış yazılı yapıtların tümüne verilen isimdir.
Kapsamı
Edebiyat düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak tanımlanabilirse de her anlatı her metin edebiyat tanımı içerisine sokulmaz. Amacı okuyucuya estetik bir lezzet sunmak değil de onu bir konuda aydınlatacak teknik bilgileri içeren yapıtlar (bilimsel makale veya kitaplar, gazete haberleri gibi) edebiyat tanımı dışında değerlendirilirler. Bununla birlikte bazı müellifler bilimsel yapıt ve haberlerin edebi değer taşıtabilecek nitelikte olabileceği gibi sanatsal kaygı taşımayan şiirlere de rastlanabileceğini belirterek bu tanıma karşı çıkmışlardır.
Edebiyat kuramları
Edebiyatın sınırları önceden belirlenmiş form ve kurallara göre tasarlanarak oluşturulan bir üretim mi yoksa baştan tasarlanamayan üretim sırasında bilinçaltı ve geçmiş tecrübelerin ışığında oluşturulan özgün bir yaratı mı olduğu Eski Yunan'da bu yana tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Öyleyse edebi metnin üretimini sorgulayan iki ana görüş vardır
Kurgucu anlayış
İlk temsilcisi Aristoteles olup, ünlü düşünür Poetika adı çalışmasında tragedyayı enine boyuna incelerken kurguyu ön plana çıkararak sanatsal dışavurumu ikinci plana atmıştır.
Dışavurumcu anlayış
MS. 1. yüzyılda Eski Romalı düşünür Longinus ait Peri Hypsous (Yücelik Üzerine) adlı çalışmasında bir yapıtın sanatsal değerinin içindeki coşku miktarı ile ölçülebileceğini iddia ederek kurgucu anlayışı reddetmiştir.
20. yüzyıl'dan itibaren her iki anlayışın ortaklaşa yansıtıldığı eserler üretimiştir. Sözgelimi James Joyce’un Ulysses adlı romanı hem kusursuz bir kurguya hem de dışavurumun en abartılı ve yoğun kullanıldığı devrimci bir çalışma olarak dikkat çekmektedir.
Edebiyat türleri
1)Şiir
Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak bir olayı, ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatı olarak tanımlanabilirse de değişik sanat anlayışlarına göre farklı görüşler de dile getirilmiş hatta şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür.
Tanım
Türkçe'de karşılığı koşuk, yır, özün gibi sözükler önerilmişse de hiçbiri yaygınlık kazanamamıştır. Günümüzde koşuk, nazım karşılığı olarak kullanılmaktaysa da nazım ve şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülmemesi sebebiyle şiirle nazım eşanlamlı sayılmışsa da günümüzde bu düşünce aşılmışsa da edebiyatın şiirle birlikte başladığı düşüncesinde fikir birliği oluşmuştur. Yahya Kemal Beyatlı şiiri bildiğimiz musikiden farklı bir musiki" olarak tanımlarken,Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre şiir "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır" Ahmet Haşim şiiri "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Necip Fazıl Kısakürek ise şiir için "Mutlak hakikati arama işidir" der.
Şiir Türleri
Pastoral Şiir
Mesnevi Şiir
Dramatik Şiir
Didaktik Şiir
Lirik Şiir
Epik Şiir
Somut Şiir
Deneysel Şiir
Metafizik Şiir
Senfonik Şiir
Satirik Şiir
2)Nesir
Nesir, edebiyatta düzyazı sanatı. Dil kurallarından başka hiç bir ölçüye bağlı olmayan düz ve tabu anlatma yolu.
"Yunanlıların ve bilhassa Latinlerin nesir dedikleri nesir, hulasa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir araplar'da da yoktu, acemler'de de yoktu. Biz zavallı Türkler, Arap ve Acem'in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca da, kendi milli kusurumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Asıl edebiyat nesirdir" (Yahya Kemal, edebiyata dair, İstanbul Fetih Cemiyeti 1984, s.70.)
Eski nesir, “sade nesir” ve “süslü nesir” olmak üzere başlıca iki koldan yürümüştür. Sade nesir, konuşma dilinde yazılan, açık, tabiî nesirdir. Bu nesirle halkla ilgili eserler ve bazı tarihler yazılmıştır. Süslü nesir ise, yabancı kelime ve dil kurallarıyla yüklü, çeşitli söz sanatlarıyla ve kelime oyunlarıyla süslü nesirdir. Bu nesirle, aydın kimselere hitap eden eserler yazılmıştır. Yeni nesir'de, yazı dili konuşma dili ile birleştirilmeğe çalışılmıştır. Yazı dilinin konuşma dili haline getirilmesi hareketi, 1911 de Selanik'te çıkarılmaya başlanan “Genç Kalemler” dergisinde, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi sanatçılar ve fikir adamları tarafından ileriye sürülmüş ve bu hareket, bugünkü yazı dilinin ayırıcı vasfı olmuştur. Yeni nesrin başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir. Konuşma dilinde karşılığı bulunan yabancı kelimeler dilden atılmıştır.
Bütün yabancı dil kuralları bırakılmış, Türk diline Türk grameri hâkim kılınmıştır.
Eski nesir, çok kere, iç içe girmiş cümleciklerle uzatılan bileşik cümlelerle yazılırdı; yeni nesir ise, çok kere, kısa cümlelerle yazılmaktadır. Eski nesirde söz hüneri göstermeye çalışılır, cümle sonlarında seciler kullanılır, bunu sağlamak için de doldurma sözlere yer verilirdi; yeni nesirde ise seçici kullanılmaz, sadece düşünceleri anlatmaya yetecek kadar kelime kullanılır doldurma sözlere yer verilmez.
3)Drama
Drama oyuncular için yazılan bölümleri kapsayan edebi bir formdur. En kabul gören bir tanıma göre drama; bir sözcüğü, bir kavramı, bir davranışı, bir tümceyi, bir fikri ya da yaşantıyı veya bir olayı, tiyatro tekniklerinden yararlanarak oyun ya da oyunlar geliştirerek canlandırmaktır. Yunanca'da anlamı hareket anlamına gelen “dran” eyleminden çekimlenmiştir. Çocuk Psikolojisi'nde ise drama, yaşamı, hayatı tanıtmak anlamına gelir.
Dramalar medyanın çeşitliliğinde canlandırılabilir: canlı performans, film veya televizyon için özel dramalar. “closet dramas (trkunmak için yazılmış)” oyunlar gibi aynı formlarda (diyalogla, sahnelerle, sahne yönetimiyle) yazılır ama sahneye konulmasından çok okunması hedeflenir. Örnek olarak Seneca'nın oyunları, Byron'un Manfred'i ve Percy Bysshe Shelley'nin Prometheus Unbound'unu verebiliriz. Imaginary Conversations of Walter Savage Landor'da olduğu gibi bazı dramatik edebiyat eserleri hiçbir şekilde oyunların canlandırılmış şekillerine benzemeyebilir. Drama, baştan başa müzikal içinde diyalogların ve şarkıların olduğu operada veya müzikal ahenge sahip oyunlarda örenğin Japon Noh dramasında oldu gibi müzik ve dansla sık sık birleştirilir.
Dramanın Yapısı
Ünlü Rus yazarı ve edebiyat kuramcısı Belinski 'dramada uzun öykülerin olmaması ve her kelimenin mutlaka bir dramatik eylemde söylenmesi olağan üstü bir öneme sahiptir.', diyor ve şöyle devam ediyor: 'Dramanın doğanın basit bir şekilde kopya edilişi biçiminde olmaması gerektiği gibi, çok güzel olsalar bile, birbirinden ayrı sahnelerin bir araya toplanmış hali de olmaması gerekmektedir. Drama her kişinin kendi amacı doğrultusunda ve yalnız kendisi için hareket ettiği ve de ister istemez, kendisinin dahi bilmediği nedenlerden dolayı, yapıtın genel dramatik eylemine uygum sağlayabildiği bir dünya, yani kendine özgü ayrı dünyasını oluşturmalıdır. Fakat böyle bir şey, dramanın ancak ve ancak belirli bir düşüncesinin içinde doğup geliştiği hayal ürününden rastgele kurgulanmadığı zaman meydana gelebilir...'
-edit: konular birleştirildi.
EDEBİYAT
Edebiyat ya da yazın, yazarın düşünce ve duygularını, okuyanın estetik bir tat almasını sağlamak amacıyla yazılmış ya da böyle bir amaç gütmese de biçimsel olarak bu düzeye ulaşmış yazılı yapıtların tümüne verilen isimdir.
Kapsamı
Edebiyat düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak tanımlanabilirse de her anlatı her metin edebiyat tanımı içerisine sokulmaz. Amacı okuyucuya estetik bir lezzet sunmak değil de onu bir konuda aydınlatacak teknik bilgileri içeren yapıtlar (bilimsel makale veya kitaplar, gazete haberleri gibi) edebiyat tanımı dışında değerlendirilirler. Bununla birlikte bazı müellifler bilimsel yapıt ve haberlerin edebi değer taşıtabilecek nitelikte olabileceği gibi sanatsal kaygı taşımayan şiirlere de rastlanabileceğini belirterek bu tanıma karşı çıkmışlardır.
Edebiyat kuramları
Edebiyatın sınırları önceden belirlenmiş form ve kurallara göre tasarlanarak oluşturulan bir üretim mi yoksa baştan tasarlanamayan üretim sırasında bilinçaltı ve geçmiş tecrübelerin ışığında oluşturulan özgün bir yaratı mı olduğu Eski Yunan'da bu yana tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Öyleyse edebi metnin üretimini sorgulayan iki ana görüş vardır
Kurgucu anlayış
İlk temsilcisi Aristoteles olup, ünlü düşünür Poetika adı çalışmasında tragedyayı enine boyuna incelerken kurguyu ön plana çıkararak sanatsal dışavurumu ikinci plana atmıştır.
Dışavurumcu anlayış
MS. 1. yüzyılda Eski Romalı düşünür Longinus ait Peri Hypsous (Yücelik Üzerine) adlı çalışmasında bir yapıtın sanatsal değerinin içindeki coşku miktarı ile ölçülebileceğini iddia ederek kurgucu anlayışı reddetmiştir.
20. yüzyıl'dan itibaren her iki anlayışın ortaklaşa yansıtıldığı eserler üretimiştir. Sözgelimi James Joyce’un Ulysses adlı romanı hem kusursuz bir kurguya hem de dışavurumun en abartılı ve yoğun kullanıldığı devrimci bir çalışma olarak dikkat çekmektedir.
Edebiyat türleri
1)Şiir
Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak bir olayı, ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatı olarak tanımlanabilirse de değişik sanat anlayışlarına göre farklı görüşler de dile getirilmiş hatta şiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür.
Tanım
Türkçe'de karşılığı koşuk, yır, özün gibi sözükler önerilmişse de hiçbiri yaygınlık kazanamamıştır. Günümüzde koşuk, nazım karşılığı olarak kullanılmaktaysa da nazım ve şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülmemesi sebebiyle şiirle nazım eşanlamlı sayılmışsa da günümüzde bu düşünce aşılmışsa da edebiyatın şiirle birlikte başladığı düşüncesinde fikir birliği oluşmuştur. Yahya Kemal Beyatlı şiiri bildiğimiz musikiden farklı bir musiki" olarak tanımlarken,Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre şiir "Kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır" Ahmet Haşim şiiri "Söz ile musiki arasında olan fakat sözden ziyade musikiye yakın olan bir lisan" olarak tanımlar. Necip Fazıl Kısakürek ise şiir için "Mutlak hakikati arama işidir" der.
Şiir Türleri
Pastoral Şiir
Mesnevi Şiir
Dramatik Şiir
Didaktik Şiir
Lirik Şiir
Epik Şiir
Somut Şiir
Deneysel Şiir
Metafizik Şiir
Senfonik Şiir
Satirik Şiir
2)Nesir
Nesir, edebiyatta düzyazı sanatı. Dil kurallarından başka hiç bir ölçüye bağlı olmayan düz ve tabu anlatma yolu.
"Yunanlıların ve bilhassa Latinlerin nesir dedikleri nesir, hulasa bugün aydınlığının hudutsuzluğuyla insanları insan eden nesir araplar'da da yoktu, acemler'de de yoktu. Biz zavallı Türkler, Arap ve Acem'in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca da, kendi milli kusurumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Asıl edebiyat nesirdir" (Yahya Kemal, edebiyata dair, İstanbul Fetih Cemiyeti 1984, s.70.)
Eski nesir, “sade nesir” ve “süslü nesir” olmak üzere başlıca iki koldan yürümüştür. Sade nesir, konuşma dilinde yazılan, açık, tabiî nesirdir. Bu nesirle halkla ilgili eserler ve bazı tarihler yazılmıştır. Süslü nesir ise, yabancı kelime ve dil kurallarıyla yüklü, çeşitli söz sanatlarıyla ve kelime oyunlarıyla süslü nesirdir. Bu nesirle, aydın kimselere hitap eden eserler yazılmıştır. Yeni nesir'de, yazı dili konuşma dili ile birleştirilmeğe çalışılmıştır. Yazı dilinin konuşma dili haline getirilmesi hareketi, 1911 de Selanik'te çıkarılmaya başlanan “Genç Kalemler” dergisinde, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi sanatçılar ve fikir adamları tarafından ileriye sürülmüş ve bu hareket, bugünkü yazı dilinin ayırıcı vasfı olmuştur. Yeni nesrin başlıca özellikleri şu noktalar üzerinde toplanabilir. Konuşma dilinde karşılığı bulunan yabancı kelimeler dilden atılmıştır.
Bütün yabancı dil kuralları bırakılmış, Türk diline Türk grameri hâkim kılınmıştır.
Eski nesir, çok kere, iç içe girmiş cümleciklerle uzatılan bileşik cümlelerle yazılırdı; yeni nesir ise, çok kere, kısa cümlelerle yazılmaktadır. Eski nesirde söz hüneri göstermeye çalışılır, cümle sonlarında seciler kullanılır, bunu sağlamak için de doldurma sözlere yer verilirdi; yeni nesirde ise seçici kullanılmaz, sadece düşünceleri anlatmaya yetecek kadar kelime kullanılır doldurma sözlere yer verilmez.
3)Drama
Drama oyuncular için yazılan bölümleri kapsayan edebi bir formdur. En kabul gören bir tanıma göre drama; bir sözcüğü, bir kavramı, bir davranışı, bir tümceyi, bir fikri ya da yaşantıyı veya bir olayı, tiyatro tekniklerinden yararlanarak oyun ya da oyunlar geliştirerek canlandırmaktır. Yunanca'da anlamı hareket anlamına gelen “dran” eyleminden çekimlenmiştir. Çocuk Psikolojisi'nde ise drama, yaşamı, hayatı tanıtmak anlamına gelir.
Dramalar medyanın çeşitliliğinde canlandırılabilir: canlı performans, film veya televizyon için özel dramalar. “closet dramas (trkunmak için yazılmış)” oyunlar gibi aynı formlarda (diyalogla, sahnelerle, sahne yönetimiyle) yazılır ama sahneye konulmasından çok okunması hedeflenir. Örnek olarak Seneca'nın oyunları, Byron'un Manfred'i ve Percy Bysshe Shelley'nin Prometheus Unbound'unu verebiliriz. Imaginary Conversations of Walter Savage Landor'da olduğu gibi bazı dramatik edebiyat eserleri hiçbir şekilde oyunların canlandırılmış şekillerine benzemeyebilir. Drama, baştan başa müzikal içinde diyalogların ve şarkıların olduğu operada veya müzikal ahenge sahip oyunlarda örenğin Japon Noh dramasında oldu gibi müzik ve dansla sık sık birleştirilir.
Dramanın Yapısı
Ünlü Rus yazarı ve edebiyat kuramcısı Belinski 'dramada uzun öykülerin olmaması ve her kelimenin mutlaka bir dramatik eylemde söylenmesi olağan üstü bir öneme sahiptir.', diyor ve şöyle devam ediyor: 'Dramanın doğanın basit bir şekilde kopya edilişi biçiminde olmaması gerektiği gibi, çok güzel olsalar bile, birbirinden ayrı sahnelerin bir araya toplanmış hali de olmaması gerekmektedir. Drama her kişinin kendi amacı doğrultusunda ve yalnız kendisi için hareket ettiği ve de ister istemez, kendisinin dahi bilmediği nedenlerden dolayı, yapıtın genel dramatik eylemine uygum sağlayabildiği bir dünya, yani kendine özgü ayrı dünyasını oluşturmalıdır. Fakat böyle bir şey, dramanın ancak ve ancak belirli bir düşüncesinin içinde doğup geliştiği hayal ürününden rastgele kurgulanmadığı zaman meydana gelebilir...'
(04-08-2010 19:10)Juliethes demiş ki: [ -> ]Edebiyatın Tanımı
Okuyanlara estetik (sanatsal) bir doyum sağlamak amacıyla yazılmış, ya da böyle bir amacı olmasa bile biçimsel ve içeriksel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı eserlere edebiyat denir. Edebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi için sanatsal değerler taşıması gerekir.
Edebiyatın ne olduğunu anlayabilmek için onun, dilden, konuşma ve düzyazı dilinden farklı olan yanlarını ortaya koymak gereklidir.
Konuşma ve düzyazı dilinde, dil bir araç, sözcükleri kullanmakla girişilmiş, belli bir amaca dönük eylemdir. Doğruyu araştırma, ortaya koyma, başkalarına iletme aracıdır. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler görevini yaptıktan sonra işe yaramaz hale gelir. Önemli olan meydana getireceği sonuçlardır. Sonuç yani amaç, onu okuyan, ya da dinleyendeki değişimdir. Düşüncemizi dile getiren sözcükleri nasıl biçimlendirdiğimizi unuturuz. Onlar aracılığı ile düşüncemizi ilettiğimiz kişi de onların nasıl biçimlendirildiğine dikkat etmez. Unutur. Dil, bizi doğrudan doğruya öteki insanlarla yada eşya ve düşüncelerle karşı karşıya getirir. Konuşma ve yazı dilinde sözcükler saydamdır. Uçarıdır. Aradan kaybolur gider.
Oysa şiir ve edebiyatta bunların tam tersi oluşmaktadır. Şiir ve edebiyatta dil bir araç değil, biraz amaçtır. Şiir ve edebiyatta dil, sözcükler, cümleler ve biçimler nesnel (objektif) hale gelirler, şeyleşirler. İnsanla öteki insanların, eşyanın ve düşüncelerin arasına girip saydamlaşmaz şiir. Uçarı hale gelmez konuşma ve düzyazı da olduğu gibi. Tam tersine, karşımıza çıkar. Resim gibi, heykel, müzik, yapı gibi (eşya) değeri kazanır.
Şair cümle kurmaz, bir nesne meydana getirir. Sözcüklerle, güzel, unutulmaz biçimler yaratır. Sözcüklerin bir araya özel biçimler altında getirilişinde derin eğilimler dürtüsü vardır. Şair, dilde olduğu gibi sözcüklerden yararlanmaz. Onlara yararlı olur. Renk, ses, hacim gibi onları şeyleştirir, kırar, bozar ve yeniden birleştirerek bir şiir dünyası kurar.
Sözlerin ve sözcüklerin nesnelleştirilerek özel işaretler, deyişler, tılsımlı biçimler haline getirilmesi, bunların sihir ve büyü alanında kullanılması, unutulmayan, ezberlenen özel biçimlerle tekrar edilmesi, şiirin doğuşunu hazırlayan en eski etkenlerdir. Bu yönden denilebilir ki, yazı şöyle dursun, tam konuşma dilinin bile gerçekleşmediği, insanın ve insanlığını en eski tarihinde şiir ve şiir dili vardır. Demek ki, edebiyat, dilden önce idi.
Bununla beraber gerçek şiir ve edebiyat yazının bulunup kullanılmasından sonra gelişmiştir. Sanat dışı konularda (politika, hukuk, mektup vb. alanlarda) bile ilk yazılı metinler, edebiyata yakın, destanî, güzellik iddiası ile yüklü oldukça nesnel eserler olmuşlardır
(04-08-2010 18:47)Juliethes demiş ki: [ -> ]Bilim ile edebiyat: Bu iki benzeşmezi karşı karşıya koyuyoruz, zorla yatıştırıyoruz, sonuca bakarak, boynumuzu büküp göz göre göre, bilimin kesinlik ölçüleri açısından edebiyatın büyük bir yenilgiye uğradığını söylüyoruz.Peki ya edebiyat? Hangi sonucu ileri sürebilir?
Mikrobiyolojinin, fiziğin, toplumbilim ile ruhbilimin ortaya koyduğu göz kamaştırıcı sonuçlarla yarış dışı bırakılmamış mıdır?Bilimler, kesin kavrayışımızı görünmez alanlara dek büyütürlerken, edebiyat gene de sevgiyle, doğumla, ölümle uğraşmakta, belki bugünkü iki Almanya arasındaki ilişkiler üzerine çöken sis perdesini biraz aralamakta, bunu yaparken bile kişisel talihsizlikler üzerine birtakım boş yakınmalar sunmaktadır. Bilime oranla, bilgimizde pek alçakgönüllü bir artış sağlayan bütün bunlar, verilen emeğe değer mi?Mantığa uygun gibi gözüken bu soru, aynı zamanda yanlıştır.
Edebiyat ile bilimin yöneldikleri amaçlar arasındaki ayrım hatırlandığında, bu yanlışlık iyice ortaya çıkacaktır.Hiçbir bilim adamı gerçeğin rastlantı yönüyle uğraşmaz; hiç biri, yalnız şu an için geçerli olan bir kesitle, gelişigüzel ayrıntılarla yetinmez. Belirsiz, gelişigüzel, rastlansal özelliklerden uzak olanın aranmasında, rastlantı bir yana itilmiş, yenilmiştir. Varılmak istenen şey, kurallılık, geçer bir kuram, her zaman tam çıkan genel bir hesaptır.
Böylece, gerçek bize önceden kestirebileceğimiz bir kurallılık içinde yaklaşır, hiç değilse öyle tanırız onu.Peki ya edebiyat? hiç bir zaman insan davranışlarının genel formüllerini bulgulamak gibi bir amaca yönelmiş değildir. Kuramlara ya da temel bilgilere ulaşmak için, rastlantıyı kendi içinden kovmaz. Geçici kesitlerle ayrıntıyı hiç bir zaman önemsiz gereçler olarak hor görmez.Edebiyatta bilme, geçici, öznel, değişmeye uğrayabüecek bilmedir.Bilimde anlama kesin bir tutumu gerektirirken, edebiyat bizi kazanılmış belli bir görüşü benimseyip benimsememe konusunda özgür bırakır.
Başka deyimle, çekim yasaları karşısında söyleyecek tek sözümüz bile yoktur; buna karşılık Thomas Mann'm Hans Castorp'u bize kimileyin zamanını çar çur eden bir zavallı, kimileyin de hastalığıyle olgunluk kazanan bir yaşama hastası olarak gözükür. Edebiyat, iki yönlüye, belirsize, gelişigüzele kapalı değildir; bilimdeki bilme sürecinin tam tersine, edebiyatta yer almak bu niteliklerin hakkıdır.Bu, hem anlama, hem de bilme konusunda aynıdır.
Edebiyatla bilim, her ne olursa olsun, aynı çıkış noktasından işe başlarlar: Bilgi. Ama şimdi hemen, bu iki başka anlamda bilginin ayrılıklarını belirtmeliyiz.Birinci durumda bilgi, bir düzene bir sisteme bağlanmış, kesin olgulara, tarihlere, sayılara dayanan güvenilir bir yer kazanmıştır. İkinci durumda hiç bir güvenceye dayanmayan bir bilgi çıkar karşımıza : Değişkendir, gelişigüzeldir, hep aynı kalmaz, ama dünyanın bir kavranışını dile getirdiği ölçüde, garip bir bütünlük de taşır.Kimyacı, yeni patlayıcı maddelerin formüllerini tanır, yönetir; yazar ise bu formüllerdea doğan korkuyu yönetir. Bu iki tür bilginin birbirinden başkalığı hiç ortadan kalkmaz, ancak, başkalık kalsa da bu iki tür bilgi birbirini bütünler. Bu nedenle, insanın ük bakışta var sandığı durumun, edebiyatla bilim arasında bir yarış du" umunun varlığına düpedüz inanmıyorum.Bilme süreci, bilginin niteliği... Bu yolda daha başka ayrımların araştırılmasında insan, bilim ile edebiyatın ortaya koydukları soruların da yüzde yüz karşıt sorular olmadığını görür. Bilim, sorularını kendi adına koyar ortaya; buna karşılık edebiyat, okurları adına da sorar.Bilim, sorularını bilinmeyene yöneltirken, edebiyat ise bilinir sanılana, dolayısıyle de, değişmez gibi gözükene yöneltir.En sonunda edebiyat, kendisi için, karşılıksız soruların da var olduğunu kabul eder; öte yandan, bilim belli birtakım soruların neden karşılıksız kaldığını araştırmak zorundadır
Böylece, sorularını soruşlarında da, edebiyat ile bilimin birbirleriyle yarışan karşıtlar olmak zorunda bulunmadıkları açıkça ortaya çıkar. Çünkü bilimin ağına takılan ile edebiyatın kapanma düşen, birbirinden ayrı şeylerdir.Tabiî, edebiyatla bilimin birbirine karşıt olduğu sanısı bir yanlış anlamaya da yol açtığından, edebiyatın bilim çağında kendisine düşen görevi yeniden tanımlamak zorunda olduğu gerçeği küçümsenemez. Nasıl bir görev?Bu görev kuramsal olarak kavranan konularda bilgi vermek, katı bilgiler sunmak olamaz.Bilimlerle aydınlanmış bir dünyada edebiyat her şeyden önce tek bir görünümü konu edinir : Şaşkınlığı en son göz kamaştırıcı bilgilere sahip olduğu zaman bile geçmeyen şaşkın bireyin çarpıtılmış, karanlık resmi, görüntüsü.
Bilim yan tutmaz kuramlarıyle bu işi yapamaz. Ama burada yan tutan bir edebiyatın görevleri başlar. Genel bir kaygının temel nedenlerini tanımlamak; tasarılarımızın neden başarıya ulaşamadığını belirtmek; korkuyu anlaşılır kılmak, umuda bir ad takmak: Bütün bunlar, görevin içinde yer alır.Ayrıca, şu girişimler de kolay kolay bir yana itilemez : Korkuları yatıştırmak, çekilen yokluğu değiştirebilir bir durum olarak anlatmak; dilin olanaklarını deneyerek, yanlış ya da doğru eylemlerin var olduğunu kanıtlamak. Bütün bunları, konuşan bir resim biçiminde, ya da şiirsel bir şifreye aktararak görünür kılmak: Yetmez mi bunca görev?Dahası da var.
Edebiyat her çağda yapageldiği işi bilim çağında da sürdürebilir : Okurda, anlatılanları doğrudan doğruya paylaşma isteği uyandırmak. Başka deyimle: Stiller ile kimlik sorununu ortaya koymak, Oskar Matzerath ile aşağı orta tabaka cehenneminin boyutlarını vermek; Hans Schnier ile kuşkuyu doğrulamak, Karsch ile de bir sınırlılık durumunu belirlemek.Bu paylaşma isteğinden, kendimizle ilgili bilgiler doğar. Kendi olanaklarımızı dener, aynı zamanda kendi sınırlarımıza çarparız.
İşte edebiyatın görevleri böylesine apaçık, olanakları da tanımlanabilir niteliktedir. Nerdedir bu olanaklar? Edebiyat, kendi çağıyle uyum göstermek, şimdiyi anlatmak uğruna, yalnız şimdiki belli bir dönemin sorunlarını ortaya koymakla kalmamalı, bilimin vargılarını da göz önünde tutmalıdır.Edebiyat kuşkusuz da olamaz, hele kendinden kuşkusuz hiç olamaz. Edebiyatın sorunsuz kaldığı an, yeni bir katı kurallar döneminin gelmesinden korkmalıyız.
Edebiyat etkili olabilmek için karşıt sorulara karşılık verebilmeyi, ama her şeyden önce, okuduğu şeyleri onayladığı gibi yadsıyabilecek özgürlükte açık kafalı okurları gereksinir.Sık sık söylendiği, her zaman da söylenebileceği gibi: Edebiyat, ancak ikinci kişi, otelci, okur, bir yapıtı kendince kavrayıp tekrarlayacak, hatta yaratacak kişi varsa, vardır.
Tabiî edebiyata ara sıra gerekli olan şey, büyük bir etkisizliğe düşmemek için, sorularını sürdürmekte direnmek, hiç yılmadan direnmektir
(04-08-2010 18:48)Juliethes demiş ki: [ -> ]Alıntıdır.
Söylentiye göre Arap şiirinin güçlü ve etkin olmasının sebebi olarak, devamlı uzun çöl yolculukları yapan Arapların (Ki Türkçe anlamı Göçebe/Yörük’tür) deve üstündeyken söyledikleri türkülerin ahenk ve ölçülerine göre devenin hızını arttırması veya azaltmasını fark etmeleriyle başlar. Bu buluşun teknik olarak anlamı, develerin müzikten anladığı şeklindedir. Arap şiirinin bel kemiği olan ve daha sonra İslâm’ı kabul eden diğer halkların şiirlerine de sirayet eden Aruz Vezninin çıkış kaynağı da bu buluştur. Devenin attığı adımlara göre oluşturulan Aruz vezni memdud (uzun hece) ve maksur (kısa hece)’dan oluşan Tavil, Medid, Basit, Kâmil, Vefir, Hezec, Recez, Remel, Seri, Munsarih, Hafif, Muzari, Muktazab, Muctas, Mutadarik ve Mutakarib olmak üzere on altı alt başlığa ayrılır.
Bu başlıkların da her birinin kendi içlerinde ayrı ayrı anlamları vardır. Söz gelişi; Remel sevinç ve kederi anlatırken; Seri at koşmasını anlatır. Aruz konusunda bir diğer söylenceyi de nazar-ı dikkate almak elzemdir. Aruzun babası olarak kabul edilen Halil bin Ahmed, çarşıda demir döven demircilerin çekiç seslerini dinleyerek Aruz’u bulmuştur. Ayrıca Arap halklarının yaşamları ve özellikle göçebe yaşam Arap Şiirini besleyen belli başlı unsurlardır. Bilinen başlıklarıyla Arap Şiirinde görülen türler; Hiciv, Hamaset, Fahr, Medh, Rica, Nesib, Zühd, Hikem, İtab ve Gazel’den oluşur. Ayrıca Arap Şiirinde Yergi unsuru diğer kabilelere üstünlük sağlamak bakımından sıklıkla kullanılırdı. Bu şairler içinde en mühimi Zuheyr bin Canab’tır. Bilinen en eski Arap Şiiri türlerinde sıklıkla kullanılan imajlar; cin, peri, büyü gibi metafiziksel imajlardır. Tevrat’ta (Ahd-i Atik) geçen meşhur Balâam Laneti de bu dönemin şiirleri arasında yer bulur.
Arap Şiirinde Ölçüler: Arap Şiirinde bilinen ilk ölçü Seci’dir. Bu ölçü daha çok nesir biçiminde ve fakat kafiyeli olan yazılardı. Seci’nin devamı olarak gelişen Recez Ölçüsü ise bir kısa ve bir uzun heceden oluşan bir ölçüydü. Doğallıkla Arap Şiirinde ilk ölçü olarak Recez kabul edilir. Recez’le aynı dönem Muallakat’ul Seb’a (Yedi Askı) dönemidir. Terim ilk defa çok sonraları Hammed er-Raviye tarafından kullanıldıysa da tam anlamıyla dönemi karşılamaktadır. Yedi Askı döneminde Arap halkı tarafından beğenilen en iyi şiirler Kabe duvarına asılarak sergilenirdi. Bu şiirlere de es-Samut (İnci Gerdanlığı) adı verilirdi. Dönemin ünlü şairleri arasında İmrul Kays, Tarafa, Zuheyr, Lebid, Amr bin Gülsüm, Antere, el-Haris bin Hilliza, Nabiga ve A’şa gibi isimler vardı. Aynı zamanda dönem, Kaside türünün gerçek formuna ulaştığı dönem olarak da bilinir. Bu şiir yarışmasında İbn-i Kuteybe Kuralları olarak bilinen bazı kaideler vardı.
İmr’ul Kays’ın (Gezgin Kral/Hondoc)
“Durun,
Sevgilinin ve Sıkt el-Liva’da
El-Dahul ile Havmel arasında
Tudah ve Mikrat’ın çevirdiği evinin anılarıyla
Ağlayalım.
Evi güneyden ve kuzeyden
Birbirinin aksi olarak esen rüzgârların etkisiyle
Henüz yok olmamıştır.” dizeleri veya Tarafe’nin;
“Hail bölgesinde
Duma denilen cennet gibi yerde,
Yapma nakışların geriye kalanları gibi,
Renkli taşlarla süslenmiş
Havle’nin terk edilmiş kısmında kalan harebelerde;
Oturdum, ağladım…” dizeleri İbnü Kuteybe Normları’na uygun birer Kaside başlangıcıdır.
Daha sonra sırasıyla Feryat, Yalvarma, Anıları Anlatma, Aşk, Seyahat, Binek Övme ve nihayetinde Kasidenin sonunda Kaside’nin ithaf edildiği kişiyi Övme kısmı gelirdi.
YEDİ ASKI ŞAİRLERİ
İmr’ul Kays: Yedi Askı şairleri arasında en eski ve en meşhur olanıdır. Kral olan babasını Beni Esed kalkışmasında kaybeden Kays, hayatının bundan sonraki dönemini gezgin olarak sürdürmüştür. Rivayete göre Hz. Muhammed tarafından en büyük şair ünvanıyla taltif edilen şair, Kral soyundan olması hasebiyle, İbn Kuteybe Kurallarından sonuncusunu (Soylu bir kişinin övüldüğü bölüm) şiirlerinde uygulamaz. Kays Bizans imparatoru taarfından zehirletilmiş ve Ankara yakınlarında hayatını kaybetmiştir.
Nabiga Zobyani: IV. Munzir zamanında Hira yakınlarında doğan şair, Numan Ebu Kabus zamanında Kraliçeyi bir şiirinde överken müstehcen ifadelere yer verdiği için Şam’a sürüldü. Çok zengin olan ve saraya yakınlığıyla bilinen şair, Hz. Muhammed’den kısa bir süre önce Hira kentinde hayatını kaybetti.
Antere: Çöl şairi ünvanlı Antere, köleyken gösterdiği kahramanlıklar sayesinde özgürlüğüne kavuştu. El Faruk savaşında tutsaklıktan kurtardığı kabilesinin kadınları sayesinde ünü Arabistan’a yayıldı. Sevgilisi Abla için yazdığı müthiş şiirlerle de bilinen ve ömrü savaşarak ve şiir okuyarak geçen Antere, Tai savaşında öldürüldü.
Tarafa (Tarafe): Meşhur şiirinde yer verdiği “inatla arıyordu” dizesinden kinaye, olarak anılırdı. Hiciv unsurlarını sıklıkla kullanan şair, bir şiirinde kralı da hicvedince sonunu hazırladı. Kral onu ve yakın bir arkadaşını çağırarak bir görev amacıyla birer mektupla Bahreyn’e yolladı. Yolda kendi mektubu açan arkadaşı içinde ölüm fermanını görünce Bahreyn’e gitmekten vaz geçti. Kralın mektubunu açmayı doğru bulmayan , mektupla beraber Bahreyn’e gitti ve orada . Şair şiirlerinde kendini örnek göstererek yaşam hakkında bilgiler verir. Çocuksu ifadeler barındıran sevimli şiirleri de mevcut olan Tarafa’nın divanı Selighson tarafından Fransızca’ya çevrilmiştir.
Zuheyr bin Ebu Sulma: Hz Muhammed’in Kasidecisi olarak bilinen ve Şairler Efendisi ünvanıyla taltif edilen Kaab Bin Zuheyr’in babasıdır. Yedi Askı döneminin Ahlakçılarındandır. Bu bakımdan şiirlerinde öğüt havası dominant unsurdur. İntihal yapmayan şairler sınıfında da zikredilen Zuheyr’in, dili de oldukça sadeydi. Gatafan’da yaşayan şair, Hz. Muhammed’le de karşılaşmış ve duasını almıştır. Zuheyr oldukça sert bir soyluluk anlayışına sahipti, o yüzden kendisine verilen hediyeleri geri çevirirdi. Çöl yaşantısının Araplara verdiği en önemli meziyet olan gurur Zuheyr’de had safhadaydı. Ölümüne el-Hansa tarafından yakılan ağıt meşhurdur.
Alkama bin Abda: Imr’ul Kays ile şiir konusunda rekabet eden Gassani sarayına yakınlığıyla bilinen Yedi Askı dönemi şairi.
A’şa: Arap Yarımadasının en meşhur şairidir. Hz. Muhammed’den önce de sonra da Tek Tanrı inancını benimsemiş olan şair, Hıristiyanlık dinine de yakın dururdu. A’şa; İmr’ul Kays, Zuheyr ve Nabiga ile dört büyük Arap Şairinden biri olarak kabul edilir. Batı Edebiyatında ise A’şa ve Kays en büyük iki Arap şairi olarak tanımlanır.
Hasan bin Sabit: Hz. Muhammed’in kasidecilerindendi. İslâm ülkelerinde yaygın olarak okunan Sabit’in divanı Hirschfeld tarafından da yayımlanmıştır.
Kâab bin Zuheyr: Büyük Yedi Askı şairi Zuheyr’in oğludur. Hz. Muhammed’i yeren şiirler okuması ve bu şiirlerin müthiş etkiler yapması üzerine ölüm emri çıkartılmış, özür dilemesi üzerine de affedilmişti. Bir numaralı Naat olarak kabul edilen Kaside-i Bürde’nin (Banet Suat) şairidir. Hz. Muhammed’in hırkasını (bürde) verdiği şair, Şairler Sultanı olarak anılır.
Mutammim: Hz. Muhammed’in vefatından sonra ayaklanan Kureyş kabileleri içinde yer alan şair, Halid bin Velid’in (r.a.) kanlı bir şekilde bastırdığı kalkışma sırasında öldürüldü.
Hasan Basrî: Kuramları tartışmasız olarak bütün İslâm topraklarında kabul gören ünlü İslâm ilahiyatçısı Basrî, sade ve anlaşılır şiirler yazmıştır.
İbn-i Rumî: Aslen Rum olan şair 836′da Bağdat’ta doğdu. Şiirlerinde anlatım güzelliğine önem veren şair, Mutedid’in veziri Hüseyin Kasım’ı bir şiirinde yerdiği için zehirletilerek öldürüldü. Vezirle aralarında geçen konuşma meşhurdur: Zehirlendiğini anlayan İbn er-Rumî gitmek için ayağa kalkar. Vezir: “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca, “Gönderdiğin yere.” cevabını verir. Vezirin “Babama da selâm söyle” demesi üzerine ise “Cehenneme gitmiyorum” diye yanıt verir.
İbn el-Mu’tez: Halife Mu’tez’in oğludur. Babasının ölümünden sonra Murtazabillâh ünvanıyla halife olan el-Mu’tez sadece bir gün halife kalabildi. 908 yılında asiler tarafından devrilerek boğdurularak öldürüldü. Kitab ül Bedi aslı meşhur bir eseri vardır. Öldürülen kedisi için yazdığı mersiye ünlüdür:
“Mine,
Sen bizi terk ettin ve bir daha dönmeyecek misin?
Sen benim yavrum gibiydin,
Seni okşamadan nasıl yaşayacağım?
Sen bizim koruyucumuzdun.”
Sadi: Gülistan ve Bostan adlı iki Şark Edebiyatı başyapıtının yazarı olan şairin, Hulâgû’nun Bağdat’ı yıkması ile ilgili yazdığı mersiyesi de başyapıt olarak kabul edilir. Sadi, Avrupa’da tanınan Arap şairlerin başında gelir.
Seci’li Nesir Dönemi: Cumhura göre en büyük örneği olarak Kur’an verilen kafiyeli düz yazı İslâm’ın yayılmasıyla beraber Arap Edebiyatı içinde müthiş bir gelişme gösterdi. Bu dönemin en önemli türleri; Hutbe, Muhabere ve Makamat’tır. Özellikle X. yüzyılda Seci’li Nesir zirveye çıkmıştır.
İbn Nubata: Mezopotamya doğumlu vaiz. El-Hatib ünvanıyla anılırdı. Yazılarının önemli bir bölümünü savaşlara ayıran sanatçının en önemli eseri rüyada Hz. Muhammed’i gördüğünü anlattığı Rüya Mev’izesi’dir. Hutbe, Mac Guckin de Slan tarafından çevrilerek Avrupa Edebiyatına kazandırılmıştır. Aynı günde kimsenin tanımadığı iki tane dervişin farklı zamanlarda kendisine gelip okudukları
“O kılıçla ölmez,
Başka türlü ölecektir.
Nedenler türlüdür ama
Felâket aynen böyledir”
dizelerinden hemen sonra öldü.
Ebu Bekir el-Harizmî: Taberî’nin yeğeni olan sanatçı, 935 yılında doğmuştur. Günümüze kadar gelen ilk mektup kitabının yazarıdır. Yazdığı hicivler yüzünden Gazneli Mahmud’un veziri el-Utbî’nin emriyle hapse atıldı. Resail adlı eseriyle bilinir.
Bediüzzaman el-Hamadanî: 1008 yılında öldü sanılarak gömülen yazar, mezardan çıkmak için çaba sarf ederken çıkarttığı sesleri duyan çevredekiler tarafından mezarı tekrar açılarak dışarıya çıkartılmaya çalışıldı. Ancak Hamadanî’ye ulaşıldığında yazar ölmüştü. Bir kez okuduğu bir kitabı ezberine alacak denli iyi bir hafızaya sahip olmasıyla meşhurdu.
Harirî: Seci’li Nesir’in en büyük ustası olarak kabul edilen yazar, Makamat türünde verdiği örneklerle şöhrete ulaşmıştır. Makamat’ın açıklaması Silvestre de Sacy tarafından yapılmıştır.
Basra ve Kûfe Ekolleri: Genişleyen İslâm devleti resmî dili olarak Arapça’yı seçmişti. Bu durum Arap Dilinin doğru bir biçimde öğretilmesi ve yaygınlaştırılması için eğitim kurumlarına duyulan ihtiyacı ortaya çıkardı. Yedi büyük hafızdan biri olarak kabul edilen İsa bin Ömer bu devrin önemli isimlerindendir. Ayrıca Gramer konusunda otorite kabul edilen Halil bin Ahmed’de döneme damgasını vuranlardandır. Sanatçının Kitab’ül Ayn adlı bir de sözlüğü bulunmaktadır. Kitab adlı eseriyle Sibaveyh, Kitab’ül Müselles adlı eseriyle Kotrob ünvanlı Mustanir, Kitab’ül Matalib ile Müsenna, Kitab’ül Muammerin ile Hatim, Muhyiddin İbn’ül Arabi, Adab’ül Kâtib adlı eseriyle Kuteybe, Divan’ül Adab ile Cevheri, Fıh’ul Lugat adlı eseriyle Razi dönemin diğer önemli isimleridir. Aynı dönemde Profesör Ebu’l Kasım Mahmud ez-Zemahşeri Klasik Bilimler dalında sivrildi.
Kitab’ül Agani: Şarkılar Kitabı anlamına gelen eser 897 doğumlu Ebu’l Ferec tarafından yazılmıştır. Arap Edebiyatının en önemli kaynaklarından sayılan eser, toplam yirmi bir cilttir. Kitapta bulunan bir çok şiir bestelenmiş olduğu için yazarına Ferec adı verilmiştir.
El-Yemenî: Çok kuvvetli bir şair olarak tanınan Necmeddin Ebu Muhammed Umara bin Ali el-Yemenî, 1121′de doğdu. Selahaddin Eyyubî’ye yazdığı parlak kasidelerle bilinir. Ancak Kudüs Kralı tarafından Selahaddin Eyyubî’ye düzenlenen suikastte bulunduğu için idam edilir.
İbn Nobata Cemaleddin: 1278′de Meyyafarikin’de doğan şair. Sec’ el-Mutavvak adlı bir antolojisi, kendine ait bir de Divan’ı vardır.
İbn Hicca: Azrarî lakaplı Arap şair. Bad’iyye adında Hz. Muhammed’in hırkası için yazılmış şiirleri ünlüdür. Semerat el-Evrak adında bir de antolojisi vardır.
İbn Fadlullah Ömerî: Aruz öğrenimini Şam’da tamamlayan yazarın Favazil es-Samar adlı eseri meşhurdur. Şair, Recez türünde eserler vermiştir.
Ayşe el-Ba’uniyye: Hz. Muhammed için yazdığı m kafiyeli Feth el-Mübin adlı Naat ile üne kavuşan kadın şair. Çocuk eğitimiyle ilgili yazdığı Behcet el-Huld türünün ilk örneklerindendir.
Bin Bir Gece Masalları: Kitab’ül Elif Leylâ ve Leylâ adıyla ünlenen, çocuklara ve yaşlılara hoş vakit geçirtme amacıyla yazılan kitapların en meşhurudur. Şehrazat ve Dinazad’ın öykülerinin anlatıldığı Hezar Efsane, yazıldığı dönemde oldukça ses getirmiş, günümüzde de Şark Edebiyatı denilince akla ilk gelen eserlerden olmuştur.
Cabir’in kardeşi Hayyan’ın yanındaki hayatımla
Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!
A’şa
Uzun mızrakla giysisini parçaladım.
Kerim kişi mızrağa yabancı değildir.
Antere
Eğer benim bir huyum sana kötü geldiyse
Benim giysilerimi kendi giysilerinden sıyırıver, kurtulursun.
İmr’ul Kays
Ali’nin gözleri ağrıdığından ilaç arıyordu,
Tedavi edecek birini bulamıyordu,
Resulullah tükürüğüyle onu iyileştirdi;
Derken üflenen ve üfüren mübarek oldu.
Buyurdu; bugün bayrağı öyle bir süvariye vereceğim ki,
Savaşta dilâver, cesur ve savunucudur.
O, Allah’ı ve Allah da O’nu seviyor;
Allah sağlam kaleleri onunla fethedecektir.
Bu yüzden Ali’yi bu özelliklerle muhtas kıldı;
O’nu kendine vasi ve kardeş seçti.
Arap Edebiyatı
Anadili Arapça olan kavim ve ulusların ortaya koymuş oldukları edebiyat yapıtlarını kapsar. Arapça Arap Yarımadası'nda ilkçağlardan beri kullanılan bir dildir. İslam dininin ortaya çıkışından sonra yayılarak İspanya'dan Endonezya'ya kadar uzanan bir alanda 600 yıl boyunca kültür dili durumuna gelmiştir.
İslam Öncesi Dönem'de Arap Edebiyatı
Cahiliye Dönemi adı da verilen İslam Öncesi Dönem'de Arap edebiyatında şiirin özel bir yeri vardı. Devesinin sırtında uzun çöl yolculuklarına çıkan Bedeviler'in söyledikleri türküler Arap şiirinin kaynağını oluşturur. Yiğitliği, sevgiyi, çöl yaşamını anlatan bu türkülere deveci türküsü anlamına gelen hida denir. Göçer çöl insanının söylediği bu türküler kentlerde söylenmeye başlanınca belli değişikliklere uğrayarak kesin ölçüler kazanmıştır.
İslam öncesi Arap şiirinden günümüze kalan en önemli örnek el-Muallakatü's-Seb'a'dır (Yedi Askı). Bu şiirler Ukaz panayırında düzenlenen bir şiir yarışmasında beğenilerek Mısır ketenine yazılmış ve Kâbe'ye asılmıştı. Hidalarla benzer konuları işleyen bu şiirlerde gelişmiş bir dil ve anlatım görülür. Hangi yıllarda yazıldığı kesin olarak bilinmeyen Yedi Askı şiirlerini İmruü'l-Kays, Tarafe ibnü'l-Abd (539-564), Haris bin Hilliza, Amr bin Kulsum, Antere bin Şeddad, Züheyr bin Ebu Sulme, Lebid adlı şairler yazmıştır.
Yedi Askı şairleri dışında ünü günümüze kadar gelmiş başka şairler de vardır. Koltuğunun altında uzun bir bıçak taşıdığı için Teabata Şarran adıyla bilinen şair bunlardandır. Şiirlerinde üstüne binerek dolaştığı koçundan, hayal ettiği korkunç yaratıklardan söz eder. Kurnazlığı ve savaşçılığı üzerine birçok öykü anlatılan Şanfara, karşılıklı söyledikleri yergilerle ün kazanmış Evs el-Hadıra ile Zebban İslam öncesi dönemin başlıca şairlerindendir.
Bu dönemde muamma (bilmece), hayvan masalları, efsane ve halk öyküleri gibi düzyazı türleri de gelişmiştir. Samar adı verilen ve kent dolaşılarak anlatılan söylence ve öyküler daha sonra yazıya geçirilmiştir.
İslam'ın İlk Dönemi ve Emeviler
İslamiyet'in kurucusu Muhammed'in döneminde, ölçülü ve uyaklı bir dili olan Kuran'ın özel bir yeri vardı. Seci denen uyaklı Kuran dili özellikle ilk surelerde şiir düzeninde, çok duygulu ve etkileyicidir. Önceleri şairlere karşı tavır içinde olan Muhammed daha sonra toplumdaki etkilerini görerek onlarla iyi ilişkiler içine girmiş, İslamiyet'in savunuculuğunu yapan şairlerle dostluk kurmuştur. Bunlardan Hassan bin Sabit Peygamber'in şairi sanını almıştır.
Emeviler döneminde şiir dinsel konuların dışına çıkarak gündelik yaşamla da ilgilenmeye başladı. Ömer bin Abdullah, Haris bin Halid, Abdullah bin Ömer Cerir ve Ferezdak gibi şairler günlük yaşamla ilgili şiir ve yergileriyle ün kazandılar.
Abbasiler Dönemi
Abbasiler döneminde Bağdat bir kültür ve sanat merkezi oldu. Arapça çok geniş bir alana yayılarak kültür dili haline geldi. Halife ve zenginler bilgin ve sanatçıları desteklediler. Zenginlerin koruması altına giren şairler efendilerini öven şiirler yazıyordu. Şairlerin bir araya gelerek aralarında yarışmalar düzenlemeleri de şiirin gelişmesinde katkıda bulundu. Beşşar bin Bürd ve Ebu Nuvas zevk ve eğlenceyi konu alan şairlerin önde gelen temsilcileridir. Halid ve Sibeveyhi gibi dilciler Arapça'nın dilbilgisi kurallarını saptadılar. Yunanca'dan yapılan çeviriler yabancı kültürlerle ilişki kurulmasını sağladı.
Bu dönemde, Bağdat dışında da önemli şairler yetişti. Çoğunlukla geleneğe bağlı olan şairlerden Mütenebbî (905-965) şan ve şöhret duygularını dile getiren şiirler yazdı. Ebu Temmam (804-845), kendinden önceki şairler üzerine Hamse adlı büyük bir derleme hazırladı.
Araplar'ın yazın gözde şairlerinden biri olan Ebu'l-Âlâ el-Maarri (973-1057) Suriye'de yaşadı, saray şiirine karşı bir şiir anlayışı geliştirdi. Şiirlerinde dönemin toplumsal adaletsizlik, acı ve ölüm gibi sorunlarını ele aldı. Bilgiye ulaşmanın yolu olarak iman yerine aklı savundu. İslam'ın cennet-cehennem anlayışını yergi diliyle eleştirdi ve saray şairlerini cennet-cehennem bekçileri diyerek alaya aldı.
Türk edebiyatını da etkileyen Tasavvuf şiiri de bu dönemde doğdu. Dinsel kurallar karşısında hoşgörü ve inanç özgürlüğünü savunan Tasavvufçular, halifelerce hoş görülmeyerek cezalandırıldılar. Tasavvuf şairlerinin en ünlülerinden Hallac-ı Mansur (858-922) Tanrı'nın kendisinde yansıdığını söylediği için öldürülerek derisi yüzüldü.
Abbasiler döneminde seci denen ölçülü, uyaklı düzyazı yapıtları da hızla çoğaldı. Öncelikle Kuran ayetlerini ve hadisleri yorumlamak amacıyla yazılan düzyazı, savaşları anlatan yapıtlarla gelişti. Bu dönem yazarlarının en tanınmışları Ebubekir el-Harizmi (935-993) ve Hemedanî'dir (969-100. Harirî (1054-1122) makame türünün Arap edebiyatına girmesini sağladı. Bu dönemde Basra ve Kûfe okulları ile Nizamiye medreselerinde dilbilim çalışmaları yapıldı. İlk Arapça dilbilgisi kitabı bu dönemde yazıldı. Dilbilim alanında çalışmalarıyla ünlü yazar Ebu Hayyan Türkçe üzerine de dört kitap yazdı.
Arap Edebiyatı Üzerine Bir Sunuş
“Edebiyat” sözcüğü Arapça kökenli olan “edep”ten üretilmiş Osmanlıca bir terimdir. Çağdaş Arapça’da da çok nadir olarak kullanılan bu deyim de Osmanlıca’dan alınmıştır. Osmanlı dil kalıbı içinde baktığımızda “iktisadiyat”, “ictimayat” ve benzeri kelimeler gibi “edebiyat” kelimesi de sonradan uydurulmuş bir özellik taşımaktadır.
Arap edebiyatı denince akla doğal olarak şiir gelir. Gerçekten de şiir, Arap edebiyatının neredeyse yüzde seksenini dolduracak bir zenginliye sahiptir. Roman ve benzeri türler Arap edebiyatı için henüz yeni sayılmaktadır. Arap şiirinin merkezinde ise “kaside” bulunmaktadır. Kasidenin seçilmesi konu olarak bir şeyi anlatmaya daha müsait oluşudur. Klasik Arap şiiri Aruz üzerinde kurgulanmaktadır. Aruz’un ilk kez kalıplaşması İslam’dan sonradır. Yaklaşık VIII. Yüzyılda İmam Halil b. Ahmet (öl. 786) isimli bir alim tarafından o zamana kadar kullanıla gelen Aruz düzenlenmiş ve ona ilmi bir içerik vermiştir. Aruz, Araplara göre, “ilmü’ş-şi’r”, yani şiir ilmidir; manası “çadırın ortasına dikilen direk” anlamına gelmektedir. Bu Eski Türkçe’de “orda” sözcüğüne denk gelmektedir. Arapçada aruzun 19 bahiri ve 6 dairesi bulunmaktadır. İran ve Türk edebiyatında ise 14 bahir ve 4 daire vardır. Her bahir bir kalıptan, birkaç neviden ve sınıflamadan oluşuyor. Örneğin hecez bahrinin birden fazla nevi vardır. İran edebiyatında hezecin 24 kalıbı gözükmektedir. Türk edebiyatında Aruz’un bütün çeşitlerini kullanan Fuzûlî’dir. Bu kalıplaşma Arapça’nın dil yapımından ileri gelmektedir.
Roman sözcüğü ise Arapça’da kullanım olarak yeni değildir. Araplar bu kelimeyi “kıssa” olarak telaffuz ederler. Kıssa, örnek bir ismin üzerine kurgulanır ve onun yaşamını konu alırdı. Klasik Arapça’da bu isim genelde peygamberler olmuşlardır. “Kıssa-i Enbiya”lar serisi bir nevi “peygamberler romanı” demektir. Ama klasik “kıssa” ile, günümüzde kullanılan roman karşılığı “kıssa” arasında burada üslup ve terkip farkları bulunmaktadır. En büyük farkı şu, ilkinde yazarın görevi sadece anlatmak ve aktarmaktır; ikincisinde ise kurgulama ve yeniden tanımlama da vardır.
“Hikaye” ise Arapça “uksûsa” demektir. Bin Bir Gece masallarında binlerce hikaye yer almaktadır. Hikaye, aslında bir “kanıtlama” biçimidir. Eski düşüncede “söz” kendisi kanıttır. Yani bir şeyin nesnel tanımıdır. Örneğin, “ağaç” sözü, ağaç türünden bir bitkinin isim olarak kanıtıdır. Ama sözcüklerin hepsinin görülür varlık nedenleri olmayabilir. Yani, soyut özellikli sözcükler de bulunmaktadır. Örneğin “hayal” sözcüğü. Varlıksal anlamda görülür bir mevcudiyeti olmayan bu sözün, işlev ve gerçeklik nedenleri vardır. Hikaye, işte sözcüğün bu ikincil yapısının kanıtlama biçimidir. Bu anlamda konuşan her kes hikayeci olabilir. Hikayeci olmak için “tam anlamlı” bir tanıma genişlik kazandırma yeterlidir. Örneğin, bir şey konuştuğumuzda onun önemine vurguda bulunmak için bir olay anlatırız. Bu anlama genişlik kazandırmak için başvurulan ek anlatım hikayedir. Bu halk konuşmasından alınmış bir tanımlama ve kanıtlama yöntemidir. Örneğin, “insan olmak onun zatinde vardır” tanımına daha geniş bir anlam kazandırmak için “eşeğe altın semer vursan yine de eşektir” misalini getirirler. Bu söylenen bir şeye ilaveten bir güç kazandırmadır. Veya, “ahlaki güzelliğin” ne olduğunu anlatırken peygamberin yaşamından bir olayı örnek sunmaktır. Yani, hikaye, bir anlamın geniş bir alanda savunmasıdır. Bunun en tipik örneklerini günümüz düşüncesinde de buluruz. Söz gelişi, Sait Nursî’deki kanıtlama türü hikayedir. Örneğin, Gençlik Rehberi risalesinde “ismin” öneminden söz ederken, bir de çöle düşen iki insanın hali anlatılmaktadır. Ama ilmi açıdan kanıt olarak hikayenin sunulması sorunludur. Çünkü, bir şeyin kanıtı kendisi olamadığı sürece, sorunun diğer anlamlar üzerinde yayılmasına neden olmaktadır. Bu yüzden din adamlarının anlatımında sunulan hayati ve ilmi bir şeye ilişkin katılama olarak hikayeye baş vurmak üslup olarak bir eksikliktir. İşte “hikaye”nin tanımı böyle bir şeydir.
Arap edebiyatı en zengin dönemini İslam’ın ortaya çıkmasından sonra yaşamıştır. Özellikle de, hicretin II. Asrından sonra muazzam bir edebiyat örneği ortaya çıkmaktadır. Ama, ne denli zengin olursa olsun, edebiyat son yüzyıla kadar hep seçkin öğretisi olarak kalmıştır. Arap edebiyatı Osmanlı’lar döneminde korunmuş ve etkisinden bir şey kaybetmemiştir. Arap edebiyatında görülen büyük değişim ve ona çağdaş tanımını kazandıran tarih XIX. Yüzyıldır. Bu farkı, değişimi, olumlu ve olumsuzluklarını ortaya koymak için Arap edebiyatını ülkelere göre izlemek en doğru olanıdır.
(04-08-2010 18:48)Juliethes demiş ki: [ -> ]Orta Avrupa`da yaşayan Almanca konuşan toplulukların edebi yaratısıdır. Almanya, Avusturya, İsviçre ve bunlarin yanındaki Alsas (Fransa), Bohemya (Çek Cumhuriyeti) ve Silezya (Polonya) gibi bölgelerdeki çalışmaları kapsar.
Alman Edebiyatının Yapısı ve Özellikleri
Diger Avrupa edebiyatlariyla karsilastirildiginda Alman Edebiyati digerlerine oranla daha fazla yerel farklilik gösterir. Bunun sebeplerinden biri, 1800`lerde Berlin`in ortaya cikmasina kadar, Almanca konusan topluluklarin Fransa`nin Paris`i ya da İngiltere`nin Londra`si gibi bir baskentinin olmamasidir. Dahasi, Almanya uzun süre ayriliklar ve bölünmeler yasamistir. Bu tip bölünmeler, 1600`lerdeki din savaslari boyunca ve 1900`lerin ortasinda baslayan Soğuk Savaş döneminde siklikla yasanmisti. Almanya, Reform denen dini hareketin merkezi olmasi nedeniyle 1500`lerde Protestanlık`in ortaya ciktigi yerdir. Reform, kisinin icsel ruhani özgürlügünü vurguluyordu. Alman edebiyatini sekillendiren icsellik ve felsefi yansima da bu tip bir ruha sahiptir.
Erken Alman Edebiyatı
MS.1000 yillarinda Germen kabileleri simdiki Almanya`ya kuzey Avrupa üzerinden göc etmislerdi. Bu kabileler, nesilden nesile, besteledikleri baladlari ve hikayeleri anlatirlardi. Göcler yaklasik MÖ.800 civarinda sona erdi. O zamanlarda manastirlarRahipler, İncil ve Hristiyan efsaneleri üzerine kurduklari siir ve hikayeleri yayiyorlardi. Anonim bir destan olan The Savior (yaklasik 820-840), İsa`yi bir Sakson lideri olarak resmeder. Rahip Otfrid von Weissenburg, adiyla bilinen ilk Alman yazardir ve siir kafiyeleriyle The Book of Gospels (863-871 arasinda bitirilmistir) kitabini yazmistir. egitim ve edebiyatin merkezi halindeydiler.
Rahipler ayni zamanda eski kahramanlik destanlarini kaydetmeye ve zamanlarinin feudal lordlarini yücelten yenilerini yazmaya baslamislardi. Almanca yazilmis bu kahramanlik hikayelerinden günümüze ulasan Lay of the Hildebrand, bir baba ile oglu arasindaki savasi anlatir. MS 9.yüzyilda, Germen destani “Güclü Elli Walther”, sonradan bir Latin efsanesi olan Waltharius`a dönüsmüstür. St. Gallen`de bir rahip olan Notker Labeo, Romali filozof Boethiues ve Eski Yunan filozofu Aristo`nun yapitlarindan bazilarini Almanca`ya cevirmistir.
- Birinci Altin Cag (1150-1250)
Alman Destanları
Alman destanlari birinci altin cagdaki ana edebi ürünlerdir. Bunlarin en ünlüsü 12000 dizelik intikam, ihanet ve sadakati anlatan büyük olasilikla Passau, Avusturya`da yazilan Nibelunglarin Sarkilari (Nibelungenlied)`dir.
Romans
Kahramanlar ve asil gercekleri anlatan Romans (Romance), bu dönemdeki baska bir ana edebi yazin bicimidir. Antik edebiyatin basyapitlari olarak sayilan önemli romanslar Wolfram von Eschenbach`in Parzival`i (1200-1210), Gottfried von Strassburg`un Tristan ve Izolde`sidir (13.yy baslari). Parzival, uzun sure sövalye olmak icin ugrasan ama bunun icin uzun yargilamalardan gecen ve sonunda Kutsal Topraklarin krali olan birisidir. Tristan ve Izolde`de Gottlieb, asklari olumleriyle bitten iki gencin askini anlatir.
Minnesingerler
Minnesingerler MS.12. yüzyilda ünlenen sairlerdir. Bunlarin cogu, ask ve kavalyeligi anlatan Fransiz troubadorlarin sarklilarinin lirik sairlerini taklit etmislerdir. En ünlü troubador Walther von der Vogelweide`dir. Sair, traubadorlarin samimiyetsiz ve soguk siirlerini sicak ve orijinal ask yorumlamalarina cevirmistir. Walther`in ayni zamanda o dönemde Papalikla uzun süren güc savasina giren Orta Avrupa`daki Germen asilli Kutsal Roma Imparatoru`nu oven ve savunan eserleri de vardir.
- Altin Caglar Arasi (1250-1750)
Popüler Edebiyat Dönemi
1250`den 1600`e kadarki bu dönem Alman sehirlerine artan ticari büyüme ve zenginlik getirmisti ve yeni bir ekonomik-sosyal sinif olan Orta-sinif ortaya cikmisti. Orta-sinif kültürel liderligi ele gecirmisti. Bu askin aristokrat tanimi orta sinif gercekligi, taslamasi ve ciddiyetine yol acmistir. Bahcivan Wernherin Meier Helmbrecht'i (yaklasik 1250-1280) gibi destanlar, sövalyeligin düsüsünü anlatmaktaydilar. Pratik dersleri ögretmek icin fabllar önem kazandi ki bunlari satirik destan Tilki Reynard (1487), Sebastian Brant'in ahlaki ve satirik siiri Aptallar Gemisi (1494), ve komik hikayeleriyle Till Eulenspiegel`de görürüz (1500). Nüremberg`li ayakkabi ustasi Hans Sachs, antik sarkicilari taklit ederek yüzlerce oyun ve sarki yazmistir. Redentin Easter Play (1464) ve Oberammergau Passion Play (1634) gibi dini oyunlar, dinsel duygulari saf mizahla birlestirmistir.
Rönesans, Almanya`ya, insanlarin d¸nyevi yeri ve dogasini anlama vurgusunu getirdi. Bu entellektüel alim humanizm olarak bilinir. Alman Rönesansi`nin hümanizmi Avrupa tarihindeki en önemli degisim hareketlerinden birine, Reform`a yol acmistir.
Alman Hümanizmi
1350 yilinda üniversitelerin kurulmasiyla Bohemya`da baslamisti. Bu dönemim en bilinen Alman eseri, Johannes von Tepl (Johannes von Salz olarak da bilinir) tarafindan yazilan ve ölümle vasat bir ciftci arasindaki diyalogu anlatan Bohemyali Ciftci`dir (1400). Hümanizm, doruk noktasina 1480`den 1530`a kadar gecen sure icindedir. Insanlik icin yeni idealler arayisi icinde hümanistler Eski Yunan`in tarih ve felsefesini kesfe ciktilar. Eserlerinin cogunu Almanca`dan cok Latince yazdilar. En ünlü Alman hümanistleri, İbranice`nin önde gelen ustalarindan Johannes Reuchlin ve Reform`u baslatmada Martin Luther`in bas yardimcisi Philipp Melanchton`dur.
Reform
1517`de baslayan Reform hareketi, Alman kültür ve yasaminda hala etkisini gösteren bir etki birakmistir. Reformca etkilenen edebiyatin cogu dinsel yazinlar ve bildirgelerdi. Reform lideri Martin Luther, İncil`i Saksonya Almancasi`na cevirmisti. Luther`in 1534`de bitirdigi Incil cevirisi, Alman edebiyatinin en etkileyici olaylarindan biridir. Incil`in Kral James versiyonu Ingiliz yazarlari ne kadar etkilemisse, Luther`in Almanca versiyonu da Alman yazarlari o derece etkilemisti. Bu cevirisinin yanisira Luther daha bircok dini ve politik metinler yazmiti.
Barok Edebiyatı
Barok edebiyati genellikle fazla sisirilmis ve abartilarla doludur. Barok siiri ise inanc ve caresizlik, maddecilik ve maneviyat, siddet ve erdem gidip gelmistir. Andreas Griphius, Alman barok caginin en büyük lirik sairi olarak tanimlanir. Ilahi yazarlari ise en ünlü Alman ilahilerini bu dönemde yazmistir.
Grimmelshausenli Hans Jakob Christoffel`in Simplicissimus (166`u cok canli ve gercekci bir romandir. Alman nüfusunun ücte birinin yasamini yitirdigi Otuz Yıl Savaşları`ndaki (1618-164
aciyi resmeder. Romanin kahramani Simplicius Simplicissimus, en basta aptaldir ancak aci deneyimlerle zamanla erdem kazanir ve en sonunda dini bir kesis olarak yasamak icin dünyadan elini ceker.
- İkinci Altın Çağ (1750-1830)
1700`lerin sonuyla 1800l`erin basi, Germen dünyasinda “Alimler Çağı” olarak bilinir. Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig van Beethoven gibi besteciler ve Immanuel Kant ve G. W. F. Hegel gibi filozoflarin calismalariyla felsefe ve müzikte ilerleme kaydedilmistir. Diger Avrupa yazarlarinin otesinde, Alman yazarlar sanati egitime giden bir yol olarak gorduler. Buyuk Alman dramatisti Friedrich Schiller, görüslerini sanatin kisiyi ve toplumu degistirme gücüyle ifade eden Mektup Serilerinde Insanin Estetik Egitimi Üzerine (1795)`de belirtmistir. Ayni ruhla Immanuel Kant da modern estetigin kurulus yazini olarak kabul gören Yargilamanin Kritigi (1790)`nde bu sekilde davranmistir.
Neden Cağı (Aydınlanma)
Neden Cagi, ya da Aydinlanma, gercegi anlamanin en iyi yolunun nedenleri kullanma ve sorgulama olduguna vurgu yapan tarihsel dönemdir. Bu cag Almanya`da, Fransa ve İngiltere`de oldugundan daha kisa sürdü (1700`lerin ortasi). Aydinlanmis reformlarin ruhu Alman edebiyatinin milli gururu yukselttigi gibi onu Fransiz etkisinden de cikarmistir.
Almanyan`in ilk önemli edebiyat elestirmeni Gotthold Efraim Lessing, 1700`lerin sonunda baslayan Alman milli edebiyatinin hizli gelisiminin temellerini atmistir. Lessing ilk once antik Yunan ve Roma klasiklerini taklit eden Fransiz Neoklasizm fikirlerini reddederek ise baslamisti. Bunun yerine kendi oyunlarini Ingiliz oyun yazari William Shakespeare`in dramlari üzerine modelledi. Lessing`in en bilinen oyunu – Bilge Nathan (1779) – dinsel toleransi tartismaya acmisti.
Alman Preromantizmi
Alman Preromantizmi ya da daha iyi bilinen tanimiyla Firtina ve Baski hareketi, 1770`de basladi ve otoriteye karsi güclü arzu, orijinallik ve baskaldiriya vurgu yapti. Isa`nin yasamini anlatan, Friedrich Klopstock`un Mesih (1748-1773) adli dini destani bir basyapittir.
Firtina ve Baski, orta sinif sosyal degerlerine, gelenegine ve politika, siyaset ve teolojideki otoritesine karsi isyankar, genelde kaotik bir hareketti. Genc Schiller ve Johann Wolfgang von Goethe bu akimin iki onemli dramatistiydi. Schiller`in ilk romani Soyguncu (1781) iki kardesin hikayesini anlatir. Kardeslerden biri babasini öldürmeyi hedefler, digeri ise bir soyguncu cetesi kurar ve ormanlari gezer. Schiller`in diger genclik romanlari baskici sosyal kurallari, tiranligi ve politik yozulasmayi anlatir. Bir fahiseyi seven asilin hikayesini anlatan Merak ve Ask (1784), bir Ispanyol prensinin babasi Krala karsi duydugu nefreti anlatan Don Carlos (1787) bu eserlerdendir. Goethe`nin melankolik ilk romani Genc Werther´in Acilari (1774–1787`de tekrar gozden gecirildi) Avrupa`da firtinalar estirdi. Romanin cogunlugu, Werther adindaki genc bir adamin evil bir kadina yazdigi umutsuz ask mektuplarindan olusmaktaydi.
Bu akimin felsefi ilham kaynagi, Goethe`nin de hocasi buyuk filozof ve tarihci Johann Gottfried Herder idi. Herder, alman yazarlarini, eski Yunan trajedilerini taklit eden Fransiz Neoklasistlerin`in etkisinden cikarmaya calismisti. Shakespeare`nin doganin kanunlarini anlayan bir alim oldugunu dusunuyordu. Herder tüm dünyadan siirler toplayip onlari Almanca`ya cevirip, herbirinin kendi essiz gücünü kanitlamasina yardimci olmustur.
Alman Klasizmi
Alman Klasizmi Goethe, Schiller ve Almanya`nin en büyük lirik sairi Friedrich Hölderlin tarafindan idare ediliyordu. Klasizm yaklasik 30 sene boyunca gelisti, ta ki 1787`de Goethe`nin Italyan klasik antiklerini incelemk icin yaptigi iki senelik bir geziye kadar.
Goethe`nin Wilhelm Meister`in Cirakligi (1795-1796) romani aktör ve oyun yazari olarak doyuma ulasmaya calisan Wilhelm üzerine yogunlasir. Kitap Wilhelm`in olgunluk, kendini tanima ve sosyal sorumluluk bilinci kazanmasi yolunda gecirdigi yavas ve bazen sancili süreci anlatir. Bu calisma kisisel gelisim romanlarinin ilk ornegi sayilir.
Shakespeare`in yapitlari Ingiliz edebiyatinda ne ise Schiller`in buyuk tarihsel dramlari da Alman edebiyatinda Klasik tarz olarak sahneden kalmistir. Schiller`in sonraki oyunlari cok tartisilan felsefi konulari, Avrupa tarihinin calismalarinin karmasik anlamasini, ari düsünceleri, ve buyuk bir edebi tarzi birlestirmisti. En ünlü oyunlari tarihsel dramalardir: Iskoc hükümdari Mary, Iskoc Kralicesi`ni anlatan Mary Stuart (1800); Fransiz kahramani Joan d`Arc`i anlatan Orleans Kizi (1801); ve efsanevi Isvecli kahramani anlatan William Tell (1804).
Hölderlin`in siiri siirsel güzelligi felsefi derinlikle birlestirir. Ekmek ve Sarap (1800-1801 – yeniden düzenlemesi ölümünden sonra 1894`te yapilmistir) ve Patmos (1801-1803) gibi klasik güfte ve agitlari, eski Yunan stilini ve ruhunu canlandirmistir.
Romantizm
Romantizm, 1790`larin sonunda önemli ve etkileyici bir hareket olarak ortaya cikmisti. Romantikler, düs gücünü ve güclü duygulari konu alip edebi ifadenin daha özgür bicimlerini ele aldilar. Belki de Romantiklerin en iyisi Novalis takma adiyla yazan Friedrich von Hardenberg idi. Yardimcisi Friedrich Schlegel ile beraber Novalis insane imgeleminin gücünü kesfe cikmislardi. Geceye Ilahiler (1800) siirlerinde geceyi, ölen nisanlisi ve tanri arasindaki ruhani birlige giden esik olarak gördügü ölüm ve sonsuzluk sembolü olarak görüyordu.
Diger romantik yazarlar, özellikle Friedrich Tieck ve E.T.A. Hoffmann, da bilincsizlik dünyasini irdeliyorlardi. Bu iki yazar, 1800`lerin sonunda ortaya cikan modern psikoanalizin Avusturyali babasi Sigmund Freud`un öncelleri olarak kabul edilirler.
Cogu romantik, lirik siirler yazdi. Novalis`ten sonra, bu sairlerin en ses getireni Joseph von Eichendorf`tu. Yüzeyde siirleri cok basitti, ancak dikkatli incelendiginde oldukca derindi. Eichendorf`unkilerin yanisira Wilhelm Müller gibi romantiklerin diger romantiklerin siirleri, iclerinde Franz Schubert`in de bulundugu Alman romantik bestecilerince siklikla müzige gecirilmistir. Bu sanat sarkilari günümüzde de hala popülerdir.
Alman romantizminin önemli bir özelligi de yazarlarin tümünde görülen siki bir milliyetciliktir. 1800`lerin basinda Jakob Grimm ve Wilhelm Grimm tarafindan derlenen Alman efsaneleri yalnizca Alman milliyetciligini degil ama ayni zamanda romantiklerin efsaneler ve folklore ilgisini de ifade etmistir. Grimm kardesler ayni zamanda linguistik (dil bilimi) calismalarinin da kuruculari olarak kabul edilen bilgelerdi.
Diğer Yazarlar
1800`lerin baslarindaki bazi yazarlar öylesine kisisel yazilar yazmislardi ki onlari belli bir siniflandirmanin icine koymak cok da mümkün degildir. Bu yazarlarin icinde Goethe, Heinrich von Kleist ve Georg Büchner de vardir. 1808`de, Goethe, basyapiti Faust `un ilk bölümünü bitirmisti. Ikinci bölümü ise öldügü 1832`de bitirmistir. Faust, 1500`lerde ruhunu seytana sihirli gücler karsiliginda satan bir teolog efsanesinin Goethe versiyonudur.
Goethe ayni zamanda iki zor roman da yazmisti: evli bir ciftle iki arkadaslari arasindaki trajik iliskiyi inceleyen Secme Yatkinlik (1809) ve Wilhelm Meister`in Ciragi`nin devami olan Wilhelm Meister`in Seyyahlik Yillari (1821, 1829`da gözden gecirildi).
Kleist, felsefi yansimanin psikolojik derinlikle bicimsel mükemmellikle birlestirilmis dramalar da yazmistir. Penthesilea (180, Amazonlarin kralicesi Penthesilea ile antik Yunan`in en cesur savascisi Archilles`in arasindaki ask hikayesini resmeder. Kleist`in Homburg`lu Prens Friedrich (1810) draminin kahramani askeri emirlere uymayi reddederek idama mahkum edilen bir prensin hikayesidir. Kleist, intikam pesindeki ückagitci bir at tüccarinin hikayesi Michael Kolhaas (180
, ve nasil oldugunu bilmeden hamile kalan bir asil kadini anlatan O… Markizi (180
gibi oldukca kisa romanlar da yazmistir. Buchner`in dramasi Danton`un ölümü (1835) Fransiz Devrimi`ni resmeder. Woyzeck (1835-1837) romani ise üstlerince asagilanan ve bu nedenle deliren bir ordu komutanini anlatir.
Yükselen Alman milliyetciliginin aksine Goethe yasaminin son yillarinda Asya edebiyatina dönmüstür. Çin romanlarini takdir etmis ve eski Pers sairi Hafız`in siirlerini taklit eden siirler derlemesi Güneydogu Divani`ni (1819) yazmistir
1830`dan 1880`e Alman Edebiyatı
- Genç Almanya
Genç Almanya hareketi, 1830`larda etkin hale gelen ve edebiyati politik düsünceleri ifade etmede kullanan radikal Almanlarca olusturulmustu. Bu yazarlar, dönemin muhafazakar prensi Klemens von Matternich`in politikalarini siddetle elestiriyorlardi. Bircok Genc Alman, basarisiz 1830 ve 1848 devrimlerinde rol almisti. 1848`de kurulan ve Almanya`yi birlesik ve liberal bir demokrasi yapmak isteyen secilmis konsey Frankfurt Birligi`ni desteklemislerdi. Bu birlik sonradan dagitilmistir.
Bu dönemin en taninan sairi Heinrich Heine`dir. Alman kültürünü o kadar asagilik göüyordu ki yasaminin cogunu Paris`te gecirmisti. Heine, Almanya`yi Almanya: Bir Kış Masalı (1844) gibi genisce okunan ve tercüme edilen calismalarinda siddetle elestirmistir. Heine ayni zamanda mükemmel bir lirik sairdi.
- Gercekcilik
Gercekcilik (Realizm), günlük yasami inanilir kisiler ve her zamanki olaylar araciligiyla oldugu gibi resmetmeyi amaclar. Alman edebiyatinda gercekcilik, cogunlukla Siirsel Gercekcilik bicimini almis ve günlük yasamin sanatsal görünümünü yaratmayi amaclamistir.
Avrupa`nin diger yerlerinde gercekcilik özellikle kent toplumlarinin gerilim ve celiskilerini yakalamayi hedeflemisti. Alman Gercekciligi ise genis ölcüde kirsal ve bölgesel kalmistir. Gercekciler, Adalbert Stifter`in bilim adami olmayi hedefleyen bir gencin hikayesi olan Hint Yazi (1857) gibi romanlarla Bildungsroman`a devam etmislerdi. Bir diger gercekci Bildungsroman Gottfried Keller`in Isvicreli bir ressamin mücadelesi ve gelisimini anlatan Yeşil Henry`dir (1854-1855). Bu dönemin tipik güclü bölgeciligine atifla, Stifler ve Keller`in romanlari sirasiyla Avusturya ve Isvicre köylerinde gecer.
1890`dan 1945`e kadar Alman Edebiyatı
- Naturalizm
1890`dan sonra gercekcilik, sosyal adaletsizlik, suc, varos kosullari ve kalitimin insane gelisimindeki rolünü konu alan edebi hareket olan Naturalizm`e yol vermistir. Gerhart Hauptman`in Dokumacılar (1893) romani belki de bu dönemdeki Naturalist dramin en iyi yapitidir.
- Empresyonizm, Neoromantizm, Sembolizm
Empresyonizm (İzlenimcilik), Neoromantizm (Yeni romantizm), ve Sembolizm gibi resimde daha cok bilinen kavramlar ayni zamanda yazin bicimlerini tanimlamada da kullanilmistir. Empresyonistler, nesnelerin ve olaylarin izleyici üzerinde yarattigi etkilenimlere baski yaparak bir tavir ve beyin hali yaratmaya calismislardi. Neoromantikler, insani duygulari ve tutkularini takdir eden Romantik hareketi yeniden canlandirmislardi. Sembolistler ise siirsel semboller, fantaziler ve psikanalizden büyülenmislerdi. Dogrunun mantiksal düsünüsle resmedilemeyecegini, ancak sembollerle önerilebilecegini öne sürmüslerdir. Bu dönemin terimleri bulaniktir ve yazarlari ise elestirmenlerce yalnizca bir kategoriye konamamaktadir.
Huge von Hoffmansthal ve Rainer Maria Rilke`nin siirleri o atmosferi cagristirdigi icin empresyonisttir. Hoffmansthal ayni zamanda bir neoromantik olarak kabul edilir cünkü naturalizme karsi cikmistir. Hoffmansthal büyük ölcüde Alman besteci Richard Strauss in yazdigi opera - özellikle Der Rosenkavalier (1911) – librettolari (söz) ile taninir.
Thomas Mann`in romanlari genis ölcekli bicimler ve temalari sunar. Ilk sosyal romanlarindan Buddenbrooks (1901), tüccar bir ailenin yasamini anlatmasiyla tamamen gercekcidir. Mann`in Bildingsromani Sihirli Dag (1924) daha felsefidir ve hem empresyonist hem de sembolist olarak tanimlanabilir. Kitapta, tüberküloz sanatoryumundaki hastalari 1900`lerin baslarindaki Avrupa toplumunun catisan tavir ve politik inanclarini sembolize eder.
Arthur Schnitzler`in Viyana`da yazdigi empresyonist dram ve hikayeler, kisa romani Rüya Hikayesi`nde (1926) cinsel kiskancligi anlattigi gibi, insani hislerinin psikolojisini kesfe cikar. Schnitzler`in calismalari, Freud psikanalizinin derinliklerini edebiyata ithal etme denemelerini temsil eder.
- Ekspresyonizm
Ekspresyonizm tüm sanat dallarindaki ana bir hareketti. Ekspresyonistler yasami gercegin kendi kisisel yorumlamalarinca degistirilmis olarak resmetmeye calismislardi. Ekspresyonizm, Birinci Dünya Savasi`na (1914-191ve geleneksel sosyal ve politik yapilarin cözülmesi sonucu ortaya cikan kaosa tepki olarak sahneye cikmisti. Expresyonist eserlerin cogu kabus gibi bir nitelige sahipti. Herseyin ötesinde Ekspresyonizm, tüm geneleksel sanat standartlarinin reddedildigi radikal bir deneysellik hareketiydi.
Belki de en büyük ekspresyonist yazar Franz Kafka`ydi. Onun hayalsi stili, garip görüntüler, kilik degistirmis referanslar ve psikolojik iskence ile yaniltici basitlikteki betimlemeleri harmanlar. Sonuc ise edebiyat tarihindeki essiz bir stil olmustu. Kafka`nin Durusma (1925) romaninda bir adam, gizemli bir mahkeme tarafindan tutuklanir, suclanir ve idam edilir.
Ekspresyonist dramlarin en iyi örneklerinden bazilari da Bertolt Brecht`in özellikle 1940`larda yazdigi piyesleridir. Bunlarin icinde Otuz Yil Savaslari`nin tarihi kaydi niteligindeki Cesaret Ana ve Cocuklari (1941) ve Italyan astronom Galileo ile onun bilimsel teorilerini dini temelde suclayan Roma Katolik kilisesi arasindaki savasimi anlatan Galileo`nun Yasami (1943) de vardir. Brecht`in yanisira Georg Kaiser ve Ernst Toller de önde gelen ekspresyonistlerdendir. Bu dönemin sairlerinden Georg Trakl ve Gottfried Benn de ¸ne sahiptir.
- Nazi Döneminde Edebiyat
Adolf Hitler`in Nazi Partisi Almanya`daki iktidari 1933`te ele gecirdi. Naziler hic zaman gecirmeden ahlaksiz ve siyaseten güvenilmez bulduklari ekspresyonistleri yargilamaya giristiler. Yaptiklari ilk islerden biri ekspresyonist kitaplari Berlin`de bir kütüphanenin avlusunda halkin gözleri önünde yakmak oldu.
Hitler`in Üçüncü Reich`i (1933-1945) bitmek tükenmek bilmeyen propagandanin yaninda cok az degerli edebi eser üretebilmistir. Bertolt Brecht ve Thomas Mann gibi önemli yazarlar ABD`ye göc ettiler ve Almanca yazmaya orada devam ettiler. Digerleri ise yakalandilar ve toplama kamplarinda katledildiler.
Savaş Sonrası Alman Edebiyatı (1945-1990)
İkinci Dünya Savaşı`ndan sonra (1939-1945), Alman edebiyati ana olarak savasla yerle bir edilen Almanya`nin psikolojik travmalarla dolu yasami ile ilgilendi. Savastan sorna Almanya, SSCB tarafindan kontrol edilen Doğu Almanya ve Bati ve özellikle Amerika güdümündeki Batı Almanya olmak üzere iki devlete bölünmüstü. Dönemin en önde gelen Alman yazarlari Heinrich Böll ve Günter Grass`ti. Böll`un romanlari Bayanla Grup Resmi (1971) ve Katharina Blum`un Kayip Onuru (1974) toplumdaki itibarlarin kaybetmis kadinlari anlatir. Grass ise edebi bicimlerdeki korkusuz yorumlariyla öne cikmisti. Teneke Tekerlek (1959), Kedi ve Fare (1961) ve Köpek Yillari (1963)`ndan olusan Danzig üclemesi, simdiki adi Gdansk olan Alman-Leh sehrindeki savas sonrasi zenginlik ve Nazi iktidarinin bir taslamasidir.
Savas sonrasi edebiyat, Almanya`nin Nazi tarihiyle yüzlesmek icin caba sarfetmisti. Faust efsanesinin Thomas Mann versiyonu Doktor Faustus`ta (1947) bir bestecinin, ask ve ahlaki sorumlulugu sanatsal yaraticilik ugruna reddedisini anlatir. Hikayeleri, Alman edebiyatinin tüm gecmisinin Nazilerin ortaya cikmasinda sorumlu oldugunu anlatmaya calisir. Carl Zuckmayer`in Şeytan`ın Generali (1946) drami Nazi rejiminde suclanan Alman ordu kahramani Ernst Udet`in yasami üzerineydi. Rolf Hochhuth`un piyesi Vekil (1963) Papa 12. Pius`u Nazilerin Yahudileri katletmesine göz yummakla suclar.
Savas sonrasi drama yazarlarinin en önemlileri Almanlar degil, Isvicreli Friedrich Durrenmatt ve Max Frisch ile Avusturyali Thomas Bernhard ve Peter Handke`dir. Isvicreli yazarlar, Brecht tarzindaki sosyal elestiriyi devam ettirdiler. Iki Avusturyali ise daha cok psikolojik dramlar yazmisti.
Dogu Alman edebiyati, Bati`dakinden farkliydi. Dogu yazarlari genelde sosyalist bakis acisina sahiptiler ve Bati`nin degerlerini elestiriyorlardi. Christina Wolf`un romani Cassandra (1983) savastan bitap olmus sehri Doğu Almanya`ya benzeterek Troya`nin düsüsünü yeniden anlatir. 1959`da Doğu Almanya`dan Bati Almanya`ya gecen Uwe Johnson, politik olarak bölünmüs Almanya`nin yorgunluklarina isaret ediyordu. Johnson`un romani Jakop Hakkindaki Dedikodular (1959) Sovyet ajanlariyla isbirligi yapmayi reddeden bir adamin öldürülmesini konu eder.
Günümüz Alman Edebiyatı
1989`da, toplum baskisi nedeniyle Dogu Alman hükümeti cöktü. 1990`da Dogu ve Bati Almanya tekrar birlesti. Birlesmeden sonra Wolfgang Hilbig, Erich Loest, Monika Maron ve Christa Wolf gibi eski Dogu Alman yazarlari otobiyografiler, romanlar ve denemelerle gecmisleriyle hesaplasma icine girdiler. Maron`un Küllerin Uçuşması (1981) romaninda bir güc santralinin cevreyi kirlettigini kesfettikten sonra bir gazetecinin yüz yüze kaldigi ahlaki acmaz konu edilir. Romanya`nin Almanca konusan azinligindan Herta Müller Komünist rejimdeki yasami romanlari Yesil Eriklerin Ülkesi (1994) ve Randevu`da (1997) anlatir. Christoph Hein`in romanlari Tango Danscisi (1989) ve Willenbrock (2000) kendilerini bir kabusun icinde bulan normal insanlari kaleme alir.
(04-08-2010 18:49)Juliethes demiş ki: [ -> ]Fransız edebiyatı, Fransızca kullanılarak ortaya çıkan edebiyat ürünlerini kapsar. Dünyanın en zengin ve en etkileyici edebiyatlarından biridir. Fransız yazarlar başta epik şiir, lirik şiir, drama ve kurgu olmak üzere edebi yazınların tümüne katkıda bulunmuşlardır.
Fransiz edebiyati bircok ülkedeki yazarlarin calismalarini derinden etkilemistir. 1600´larda, Klasizm denen Fransiz kültürel hareketi tüm Avrupa edebiyatindan önemli etki birakmistir. 1700´lerin Fransiz yazarlari Avrupa edebiyatini kontrol altina almislardi. 1800´ler boyunca, Gerçekçilik (Realizm) ve Sembolizm, bircok dilde yazan yazarlarin calismalarini sekillendirmesine yardimci olmustu. 1900´lerde ise, Gerçeküstücülük (Sürrealizm) ve Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) Fransa sinirlarinin disina cikarak diger yazarlar, sanatcilar ve düsünürlerin calismalarini genis ölcüde etkilemistir.
Bircok Fransiz yazar, bicim, dil, tarz ve gelenege önem vermislerdi. Diger dillerde yazan yazarlardan daha fazla kurallar ve modellere bagli kalmislardi. Genelde, Akilcilik (rasyonalizm) Fransiz yazinini elinde tutmustur. Akilcilik, insan eylemlerinde nedenselligi temel alir. Akilcilik; temiz, kendi kendini kontrol edebilen ve sanatsal ustalikga ulasmis bir yazi yaratmistir.
Her ne kadar akilcilik Fransiz edebiyatinda hayati bir rol oynadiysa da, güclü bir deneysel nitelik de zamanla Fransiz yazininda öne cikmistir. Örnegin 1800´lerin basindaki Romantizm hareketi gibi dönemlerde, bu deneysellik duygu dolu ve bazen de tutkulu bir sanat yaratabilmistir. Bu ayni zamanda teorik ve bicimsel konulari da islemede de kullanilmisti; örnegin 1900´lerin Yeni Roman´inda oldugu gibi.
Konu başlıkları
1 Erken Fransız Edebiyatı
1.1 Lirik Şiir
1.2 Öyküsel Şiir
2 Rönesans
3 Klasik Çağ
3.1 Klasik Şiir
3.2 Klasik Nazım
4 Neden Çağı (Aydınlanma)
5 Romantizm
5.1 Preromantikler
5.2 Romantik Şiir
5.3 Romantik Drama
5.4 Romantik Kurgu
6 Gerçekçilik (Realizm)
7 Sembolizm
8 1900'ler
8.1 Erken Yıllar
8.1.1 Sürrealizm (Gerçeküstücülük)
8.1.2 Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk)
8.1.2.1 Dramanin Gelişimi
8.2 1900´lerin Ortası ve Sonu
Erken Fransız Edebiyatı
En erken yazinlara MÖ.800´de rastlanir. Siir, antik Fransiz edebiyatinda baskindir. Bircok siir, egitimsiz insanlara gezgin jongleurlerce (jonklör) söylenmek ya da oynanmak icindi. Zaman icinde, iki ana siir tarzi ortaya cikmisti: lirik ve öyküsel.
Lirik Şiir
Lirik siir 1100´lerden 1400´lere kadar yayginlasti. Trobador denen sair-müzisyenler, Provens lehcesiyle ask sarkilari yazmaya güney Fransa´da basladi. Bu siirlerin bazilari kuzey Fransa´ya da trovör denen sairlerce tasinmisti. Hem trobadorlar hem de trovörler kadinlari ve ask ideallerini anlatan lirik siirler bestelediler. Bu siirler kasitli olarak tekralamalardan ibaretti. Eglenceden caresizlige gecisleri büyük bir ustalikla, duygusal kosullara yogunlasarak resmetmislerdi. Orta Çağ´in en taninan Fransiz lirik sairi Francois Villon´dur. Üc esit stanzin ardindan daha kisa bir bitiris stanzini iceren bir yazin bicimi olan cesitli balatlar besteledi. Ayni zamanda ask, basarisizlik ve ölüm temalariyla ilgilenen uzun siirler de yazdi. Villon´un yazini genis bir ton araliginda, kinayeli asagilama ve grotesk görsellikten tutku gibi konulardaki daha narin pasajlara uzanmisti. Basyapiti 2000 dizelik otobiyografik siiri Grand Testament´tir (1461).
Rönesans Dönemi Fransız Edebiyatı
Villon (1431 - ?), Ortaçağın sonlarında ve Rönesansa geçiş süreci içinde yaş**ış önemli Fransız şairlerinden birisidir. Şiirleri Küçük Vasiyetname ve Büyük Vasiyetname adlı kitaplarda toplanmıştır. Asıl yeni Fransız şiiri, XVI. yüzyılda Lâtinceyi bırakıp Fransızca ile şiir yazma davasını güden ve La Pleiade adındaki edebiyat okulunu kuran yedi şairin şiirleriyle başlar. Bu grubun en önemli şairlerinden birisi Ronsard (1524-1585)'dır. Başlıca eserleri Aşklar, Odlar, Egloglar adlarını taşır. Bu dönemin önde gelen Fransız romancısı Rabelais (1490-1553)'dir. Gargantua ve Pantagruel adlı romanları ünlüdür. Rönesans dönemi Fransız edebiyatının en önemli ismi hiç şüphesiz deneme türünün öncüsü Montaigne (1533-1592)'dir. Denemeler adlı eserinde yer alan metinlerinde Hristiyanlıktan ve geleneksel düşünce biçimlerinden farklı olarak bağımsız insan düşüncesini ortaya koyan örneklere yer vermiştir. İnsan ve toplumla ilgili hemen her konuda alışılmışın dışında yeni yaklaşımlar getirmiştir.
Klâsik Dönem Fransız Edebiyatı
Pierre Corneille (1606-1684), Klâsisizmin ilkelerini uygulayan ilk büyük tragedya şairidir. Onun oyunlarındaki kişilerin, tutkularıyla görevleri çatışır. Ancak sonunda güçlü iradeleriyle tutkularını bastırırlar. En önemli eserleri Le Cid, Horace, Cinna ve Polyeucte'tür. İkinci önemli tragedya şairi Jean Racine (1639-699)'dir. Racine'in oyun kişileri tutkularının, yazgılarının ve tanrıların esir olurlar. Başlıca eserleri And Romaque, İphigenie, Phedre'dir. Moliere (1622-1673) ise komedya alanında başarılı ürünler vermiştir. Toplum ve insandaki gülünç âdetleri, çirkin ve kötü huyları, kusurları sergileyerek, güldürerek düşündürmeyi, eğlendirerek öğretmeyi amaç edinmiştir. Başlıca eserleri şunlardır: Gülünç Kibarlar. Kadınlar Mektebi. Zorla Evlenme, Tartuffe, Don Juan, Zoraki Hekim, Cimri, Hastalık Hastası. La Fontaine(1621-1695) özellikle Aisopos'tan yararlanarak yazdığı fablleriyle ünlüdür. En önemli eseri Fabller'dir. La Rochefoucauld(1613-1680) özdeyiş (vecize), Boileau (1636-1711) eleştiri türünün, Descartes (1596-1650) ve Pascal (1623-1662) felsefe alanının önde gelen isimlerindendir.
Romantik Dönem Fransız Edebiyatı
En önemli romantik sanatçı Victor Hugo (1802-1885)'dur. O, Cromwell adlı dramınının önsözünde romantizmin temel ilkelerini ortaya koymuştur. Şiir, roman ve oyunlarında tabiat, özgürlük, vatan, milliyetçilik gibi temalara yer vermiştir. Sefiller adlı romanında seçkin sınıftan olmayan halktan ve toplum dışında kalmış insanların da dünyalarına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir. Hugo'nun yanında Lamartine (1790-1869) ve Musset (1810-1857) de şiir türünde etkili olmuş şairlerdendirler.
Gerçekçi Dönem Fransız Edebiyatı
Honore de Balzac (1799-1850) her ne kadar romantik edebiyat döneminde yaş**ış olsa da gerçekçiliğin (realizmin) müjdecisi olmuştur. Balzac kişileri ve toplumu en ince ayrıntılılarıyla incelemiş, olayları ve olguları eleştirel bir tutumla sergilemiş, insanlar arası ilişkileri dikkatli bir gözle gözlemleyerek romanlarını yazmıştır. En önemli romanları: Goriot Baba ve Vadideki Zambak'tır. Gerçekçiliğin müjdecilerinden bir başka yazar da Henri Beyle Stendhal (1783-1842)'dir. O da gördüklerini olduğu gibi, süslemeden yalın bir dil ve üslûpla aktarmıştır. İnsanı içinde yaşadığı sosyal çevreden koparmadan vermiştir. Stendhal'e göre "roman, yol boyunca gezdirilen bir ayna olup, gördüklerini aynen yansıtır". Başlıca romanları: Kırmızı ve Siyah, Parma Manastırı. Gustave Flaubert (1821-1880), romanlarında gözlemlediklerini kendi duygu ve düşüncelerine yer vermeden sergilemeye, hayatı olduğu gibi aktarmaya çalışmıştır. En önemli romanı Madam Bovary'dir. Guy de Maupassant (1850-1893) da özellikle küçük hikâye türünde gerçekçi ürünler vermiştir. Hikâye türünde klâsik kurguya dayalı "Maupassant tarzı hikâye" denilen bir çığır açmıştır. Yani hikâye, sürükleyici bir merak unsuru barındırır. Giriş, gelişme, sonuç bağlamında devam edip etkili, çarpıcı ve vurucu bir sonla biter. Bu tarz hikâyede "olay" unsuruna önem verilir. Emile Zola (1840-1902), müspet bilimlerin deneysel olguculuğunu edebiyata uyarlayarak, doğalcılık (natüralizm) adı verilen gerçekçiliğin farklı bir anlayışını başlatmıştır. Doğalcılığın (natüralizm) temel ilkesi şudur: Gerekirciliğe (determinizm) göre nasıl müspet bilimlerde aynı koşullar aynı sonuçları doğurursa, kişiler ve toplumlar da içinde bulundukları doğal ve sosyal çevrelerinin ürünüdürler. Yani bir kişinin karakterinde, kimlik ve kişiliğinde doğuştan getirdiği biyolojik ve fizyolojik özelliklerinin yanında sosyal çevresinden aldığı eğitim ve kültür de belirleyici rol oynar. Zola bu yöntemi uygulayarak Meyhane, Germinal gibi deneysel roman denilen örnekler vermiştir. 19. yüzyıl Fransa'sının en büyük ozanlarından Charles Baudehire ise sembolizmin ve gerçeküstücülüğün öncüsü olmuştur.
20. Yüzyıl Fransız Edebiyatı
Alman filozofu Heidegger'in ortaya attığı varoluşçu felsefeyi bu yüzyılda bazı Fransız yazarları edebiyata uyarlamışlardır. Varoluşçu düşünce kısaca şöyle ifade edilebilir: İnsan dünyaya geldikten sonra kendi varlığını gerçekleştirir, kendi özgün kişiliğini, özünü, bilincini kendisi oluşturur. İnsana kendisinden başka yol gösterebilecek kimse yoktur. Onun için özgürdür. Jean Paul Sartre (1905-1980), insan doğasının en önemli unsurlarından biri olan özgürlük kavramını işlemiş, insan özgürlüğünün yasak ve yasalarla sınırlandırılamayacağını öne sürmüştür. Başlıca eserleri romanda Bulantı (193, Özgürlük Yolları (1945); hikâyede Duvar (1930); Oyun: Sinekler (1942), Saygılı Yosma (1945), Kirli Eller (194
dir. Yine varoluşçu bir romancı olan Albert Camus (1913-1960) ise daha çok saçma kavramını irdelemiştir. Ona göre insanın içinde yaşadığı evren saçma, mantıksız, akıldışı ve anlamsız bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla insan hayatı da saçmadır. İnsan hayatının anlamı, ancak saçmalık ve haksızlıklara başkaldırarak ortaya çıkar. İnsan salt doğruluk, iyilik, dostluk, barış, adalet için yaşamalıdır. Başlıca eserleri romanda Yabancı (1942), Veba (1947), Düşüş (1956); tiyatroda Yanlışlık (1944), Caligula' (1945) dır. Simone de Beauvoir (1908-1986), varoluşçu açıdan kadının sosyal, siyasî ve cinsel sorunları üzerinde durmuştur. Aynı zamanda feminist hareketin de öncülerindendir. Başlıca eserleri şunlardır: Konuk Kız (1943), Mandarenler (1954). Andre Malraux (1901-1976), İnsanlık Durumu, Büyük Yol, Umut, Melekle Savaş gibi eserlerinde olumsuz koşulların hâkim olduğu güleryüzlü cehennemin de insanın yalnızlığını, kaderiyle başbaşa kaldığı dramatik macerasını anlatır. İNSAN VE DENİZ Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman; Deniz aynandır senin, kendini seyredersin Bakarken, akıp giden dalgaların ardından. Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin. Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan; Gözlerinden, kollarından öpersin ve kalbin Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman, O azgın, o vahşî haykırışında denizin. Kendi âleminizdesinizdir ikiniz de. Kimse bilmez, ey ruh, uçurumlarını senin; Sırlarınız daima, daima içinizde; Ey deniz, nerde senin iç hazinelerin? Ama işte gene binlerce yıldan beri Cenkleşir durursunuz, duymadan acı, keder; Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi, Ey hırslarına gem vurulmayan kardeşler!
(04-08-2010 18:50)Juliethes demiş ki: [ -> ]İtalyan Edebiyatı
İtalyan Edebiyatı, İtalyan yazarlarca İtalyanca yazılmış edebiyat yapıtlarını kapsar.
İtalya'nın siyasal birliğini 19. yüzyıla kadar kuramaması ve Katolik Kilisesi'nin etkisiyle, yazılı metinlerde uzun süre Latince kullanılmış ve yerel bir dilin yaygınlaşması öbür Avrupa ülkelerine göre daha geç başlamıştır. 12. ve 14. yüzyıllar arasında İtalya'da Fransızca düzyazı ve koşukla yazılmış romanslar okunmuş ve klâsik metinlerden uyarlamalar yapılmıştır. Böylece 13. yüzyılda bir Fransız-İtalyan edebiyatı gelişmiştir. İtalyanlar Fransız öykülerini çoğu zaman uyarlayarak ve bunlara çeşitli eklemeler yaparak kaleme almışlardır. Bu edebiyatta Fransızca kullanılmakla birlikte, yazarlar yapıtlarına yer yer kendi lehçelerinin özelliklerini de katmışlardır.
Aynı dönemde Fransa'daki Provence yöresinde yazılan lirik şiirler İtalya'da da yaygınlaştı. 1208-50 arasında Sicilya'yı yöneten Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Friedrich'in sarayında, Sicilya Okulu olarak adlandırılan bir grup şair Provence şiir biçimleri ve konularını örnek alarak yerel dilde şiirler yazdı. II. Friedrich'in ölümünden sonra kültürel merkez Toskana oldu. Burada Guittone d'Arezzo ve onu izleyen şairler Sicilya Okulu tarzı şiirler yazdılar. Ne var ki, daha içten bir dille aşk şiirleri yazan ve dölce stil nuovo (tatlı yeni üslup) şairleri olarak adlandırılan yeni bir grup oluştu. Bolognalı Guido Guinizelli' nin başlattığı bu yeni akımın öbür önemli temsilcileri arasında Guido Cavalcanti, Dante Alighieri ve Cino da Pistoia sayılabilir. Bu şairler İtalyan edebiyat dilinin gelişimini başlattılar. Öte yandan, Rustico di Filippo ve Cecco Angiolieri gibi bazı şairler de aynı dönemde bu ciddi aşk şiiri geleneğinin tam karşıtı olan ve aşk konusunu komik ve kaba bir dille işleyen şiirler yazdılar.
Assisili Aziz Francesco'nun ölçülü düzyazıyla Umbria lehçesinde kaleme aldığı Canti-co di frate sole (yaklaşık 1225; "Güneş İlahisi"), İtalyan şiirinin en eski örneklerinden biridir. Bu yüzyılda din, felsefe, hukuk, siyaset ve bilim konulu metinlerde hâlâ Latince kullanılmakla birlikte, yerel dille yazılmış düzyazı edebiyatı da başlamıştı.
14. Yüzyıl
Bu dönemde ortaya koyulan İtalyan edebiyatı örnekleri birkaç yüzyıl boyunca Avrupa'yı etkiledi ve Rönesans'ın başlangıcı sayıldı. Dante, Petrarca ve Boccacio adlı üç büyük yazarın yaşadıkları dönemde kazandıkları ün günümüze kadar sürdü.
Dante'nin Toskana lehçesiyle kaleme aldığı ve cennet ile cehenneme yapılan bir yolculuğu anlattığı uzun şiiri İlahi Komedya (La divina commedia; 1310-21), içerdiği karmaşık imgeler, şiirsel zenginlik ve anlam yoğunluğuyla bir başyapıt sayılmaktadır. Felsefeden çok edebiyata ilgi duyan ve aynı zamanda bir hümanist olan Petrarca ise ortaçağ felsefesine karşı çıktı ve yapıtlarında klasik Latin yazarlarını örnek aldı. Boccacio ise büyük bir edebi değer taşıyan düzyazı yapıtlarında yetkin bir üslup kullandı ve Decameron Hikâyeleri (Decamerone; 1348-53) adlı 100 öykü içeren yapıtıyla Rönesans edebiyatını etkiledi.
14. yüzyılın ikinci yarısında edebiyat etkinliklerinin merkezi olarak kalan Floransa'da halka yönelik yapıtlar verildi. Boccacio'nun etkisiyle öykü türü canlılık kazandı.
Rönesans
15. yüzyılda edebiyat bir önceki yüzyılın coşkunluğunu yitirirken, klasik elyazmaları-nın bulunması sonucunda, Platon başta olmak üzere Eski Yunan felsefesine büyük bir ilgi doğdu. İnsanın evrendeki konumu yeniden değerlendirilerek insanı temel alan yeni bir dünya görüşü benimsenmeye başlandı. 15. yüzyılın ilk yarısında, yerel dili küçümseyerek Latince ve Yunanca yazmaya özen gösteren birtakım yazarlar klasik metinlerden örnek alarak çok sayıda ama değersiz yapıtlar ortaya koydu. Oysa yüzyılın ortalarına doğru edebiyat dili olarak İtalyanca Latince'nin yerini almaya başladı. Toskana lehçesinin Latince kadar önemli olduğunu savunan hümanist Leon Battista Alberti, Flo-ransa'nın kültürel önderliğini sürdürmesine katkıda bulunurken, Venedikli Pietro Bembo da İtalyanca'daki ilk dilbilgisi kitaplarından birini yazdı. Ludovico Ariosto, Niccolo Machiavelli ve Francesco Guicciardini hümanist edebiyatın önde gelen adları arasındadır. Ariosto en çok Orlando furioso (1517; "Çılgın Orlando") adlı epik şiiriyle anımsanırken, Machiavelli ile Guicciardini tarih ve siyaset konulu yapıtlarında yerel dili kullanarak Toskana lehçesinin yerini sağlamlaştırdılar. Machiavelli'nin Hükümdar (II Principe; 1513) adlı yapıtı hükümdarların nasıl başa geçtikleri ve ülkelerini nasıl yönettikleri gibi konuları ele alır.
İtalyan Rönesans'ının son büyük şairi Tor-quato Tasso'nun Gerusalemme liberata (1581; "Kurtarılmış Kudüs") adlı klasik destan tarzındaki yapıtı Rönesans'ın en önemli ürünlerinden biridir.
16. yüzyılda lirik şiirde Petrarca'nın etkileri sürerken, tiyatro dalında Yunan ve Roma tiyatrosunu örnek alan oyunlar yazıldı. Gian Giorgia Trissino'nun Sofonisba (1524) adlı oyunu yerel dille yazılan ilk trajedi oldu. Trajedilerden daha üstün sanatsal değer taşıyan komediler ise çağdaş Avrupa tiyatrosunun başlangıcını oluşturdu. Bu türde yazanlar arasında Ariosto, Machiavelli, Pietro Aretino ve Giordano Bruno sayılabilir.
17. ve 18. Yüzyıllar
Bir gerileme dönemi olarak nitelendirilen 17. yüzyılda yazarlar abartılı ve gösterişli üslup oyunlarıyla, duygudan yoksun yapıtlar ortaya koydular. Bu dönem İtalyan edebiyatının başlıca temsilcisi, abartılı birçok söz sanatıyla yüklü lirik şiirleriyle tanınan Giambattista Marino'dur. Gene bir şair olan Tommaso Campanella ise Güneş Ülkesi (La Citta del Sole; 1602) adlı yapıtında düşsel bir din devleti çizdi. Ünlü bilim adamı Galilei'nin yazıları ise bilim dilinde de Latince'nin yerini İtalyanca'nın almasını sağladı.
Müzikli oyunların ve operanın gelişmesi üzerine birçok şair opera besteleri için söz yazmaya başladı. Tiyatro türünde asıl önemli gelişmeler ise 18. yüzyılda gerçekleşti. Vittorio Alfieri klasik ve kutsal konulu trajedileriyle Rönesans'ın yurtseverlik anlayışına canlılık verirken, Carlo Goldoni ince bir güldürü anlayışına dayanan modern gelenek ve karakter komedisini kurdu. Goldoni'nin Otelci Güzeli (La Locandiera; 1753) adlı komedisi günümüzde bile geçerli olan düşünceler içeriyordu.
19. Yüzyıl
İtalya'da Romantizm Akımı, ulusal kurtuluş hareketine paralel bir gelişim gösterdi. Bu dönemde ortaya koyulan yapıtların çoğu bu hareketin yarattığı yurtsever duygusallığı yansıtıyordu. Ugo Foscolo'nun yapıtlarında tutkulu bir duygusallıkla biçimsel yetkinlik birleşti. İtalyan Romantizm'inin önde gelen temsilcisi ise Alessando Manzoni'ydi. Şiir ve öykü türünde yapıtlar veren Manzoni'nin en ünlü yapıtı Nişanlılar (I promessi sposi; 1825-27) 17. yüzyılda Milano'da geçen ve yurtseverliğe değinen tarihsel bir romandır. Dönemin öbür önemli temsilcisi ise Giacomo Leopardi'dir. Duygusal şiire tepki olarak doğan Gerçekçilik Akımı ise Doğalcılık Akımı'na bağlı Fransız yazarlarının etkisini taşıyordu. Yaşamı, özellikle toplumun yoksul kesimlerinin yaşamını olduğu gibi aktarmayı amaçlayan bu akımın ilk kuramsal açıklamasını 1872'de Luigi Capuana yaptı.
Çağdaş Dönem
İtalya'nın siyasal birliğe kavuşmasından sonra siyaset ve edebiyat konulu yazılarıyla tanınan Il piacere (1889; "Zevk") adlı romanında üstün insan konusunu ele alan Gabriele d'An-nunzio, yeni toplumun gereksinimlerini karşılayan yazarlardan biriydi. Bu arada Benedetto Croce de yayımladığı La Critica adlı dergide çıkan yazılarıyla ve 70'ten fazla kitabıyla edebiyat eleştirisi alanında ün kazandı. Poesia adlı derginin editörü olan Filippo Tommaso Marinetti ise, geleneksel sanat anlayışına şiddetle karşı çıkan Gelecekçilik Akımı'nı başlattı.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra yeniden geleneksel sanat anlayışı egemen oldu. Bu dönemde İtalya'daki faşist yönetimin engelleyici etkisiyle yaratıcılık da durakladı. Gene de, bazı yazarlar bu olumsuz koşulları aşarak özgün yapıtlar vermeyi başardı. Bunlar arasında Zeno'nun Bilinci (Coscienza di Zeno;1923) adlı yapıtıyla Italo Svevo ve Fontamara (1930) ile Ignazio Silone sayılabilir.
Luigi Pirandello ise başlangıçta iletişim kopukluğu, delilik ve akıllılık arasındaki sınır, görünüş ile gerçeklik arasındaki ayrım gibi kavramları ele aldığı öykülerinden sonra, Altı Şahıs Yazarını Arıyor (Sei personaggi in cerca d'autore; 1921) ve IV. Hanri (Enrico IV; 1922) gibi birçok oyununda geleneksel oyun kurallarını da değiştirdi.
20. yüzyıl başlarında Fransa'daki Simgecilik Akımı'nın etkisiyle sözdizimi kurallarına uymaksızın şiirler yazılmaya başlandı. Bu akımın kurucusu Giuseppe Ungaretti'ydi. Gene bu anlayışı benimseyenlerden biri olan Eugenio Montale ise 1975'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.
II. Dünya Savaşı ise edebiyatta yeniden gerçekçiliğe dönüşü başlattı. Bu dönemin ünlü adları arasında İsa Bu Köye Uğramadı (Cristo si e fermato a Eboli; 1945) adlı yapıtın yazarı Carlo Levi, Mahalle (II quartiere; 1945) adlı yapıtın yazarı Vasco Pratolini ile Ay ve Şenlik Ateşleri (La luna e i falo; 1950) adlı romanın yanı sıra Yaşama Uğraşı (II mestlere de Viviere; 1935-50) başlıklı günlüğüyle tanınan Cesare Pavese sayılabilir. Son yıllarda ün kazanan yazarlar arasında Tarih Devam Ediyor'un (La storia; 1974) yazarı Elsa Morante ve Gülün Adı'nın (II nome della rosa;
1981) yazarı Umberto Eco vardır.
(04-08-2010 18:54)Juliethes demiş ki: [ -> ]Divan edebiyatı, Türklerin İslâm dinini benimsemesinden sonra ortaya çıkan yazılı edebiyattır. Arap ve Fars edebiyatının etkisi altında gelişmiştir. Bu etki, Arapça ve Farsça sözcüklerin Türkçe’ye girmesinin yanı sıra, bu dillerin anlatım biçimlerinin benimsenmesiyle de kendini gösterir. Bu edebiyata Divan edebiyatı denmesinin nedeni, şâirlerin şiirlerini divan denen el yazması kitaplarda toplamış olmalarıdır.
İslâm dininin benimsenmesinden sonra,Kuran’ın Arapça olmasından dolayı pek çok toplumun kültür dili değişime uğradı. İranlılar 9. yüzyılda edebiyat ürünlerini, Yeni Farsça diye adlandırılan bir dille vermeye başladılar. İran edebiyatının bu ürünlerinden Türk edebiyatı büyük ölçüde etkilenmiştir. Öte yandan Anadolu'da kurulan Türk devletleri, resmi yazışma dili olarak Arapça ve Farsça’yı kullandılar. Bu durum edebiyat dilinin değişmesine de yol açtı. Özellikle saray çevresindeki şairler ve yazarlar, yapıtlarını Arapça ve Farsça yazmaya başladılar. Osmanlı Devleti döneminde Arapça ve Farsça'nın yoğun etkisinde kalmış olan Osmanlıca dili divan edebiyatında kullanılan ana dildir.
Divan Edebiyatı'nda nazım birimi
Bir Osmanlı bahçe eğlencesi: şâir, misâfir ve sâki betimlemesi. 16. yüzyıl, Dîvân-ı Bâkî`den.Nazım sözlük anlamıyla "sıra", "düzen" demektir. Ama Divan edebiyatında nazım dendiğinde şiir anlaşılır. Divan edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı ürünler azdır. Divan şiiri, kurallarını Arap ve İran edebiyatından alan aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Bunun yanında Nedim ve Şeyh Galip gibi bazı şairlerde hece ölçüsüyle yazılmış şiirlere de rastlamak mümkündür. Divan şiirinde daha çok Kur'an, Muhammed'in sözleri olan hadisler, peygamber ve kutsal kişilere ilişkin öyküler, tasavvufun ortaya attığı sorular, ünlü bir İran efsanesini konu alan Şehname gibi konular işlenmiştir. Bu şiirlerde Türk kültürüne ilişkin ögelerden de yararlanılmıştır.
Divan şairi bu konuları, aruz ölçüleri içinde ve çok yaygın biçimiyle beyitlerle yazmıştır. Tek satırdan oluşan dize ya da mısra, genelde şiirin en küçük birimidir. Divan şiirinde ise en küçük birim beyitten, yani iki mısradan oluşur. Sözcük olarak beyit “ev” anlamına gelir. Mısra' ise, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır.
Aruz ölçüsünde açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu ve kısalığı temeline dayanan bir şiir ölçüsüdür. Aruz ölçüsünü bir öğreti biçiminde ilk olarak ortaya koyan ünlü Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed'dir. Aruz ölçüsü, Arap, Türk, Fars, Afgan, Pakistan ve kısmen Hint edebiyatında kullanılmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağlamıştır.
Aruz ölçüsü nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılır. Örneğin Rubâi nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir.
Divan Şiiri'nin nazım biçimleri
Ölçülü ve kafiyeli söz ya da yazıya "manzum" ya da "manzume" denir. Şiirde mısra' sayısı, dörtlük sayısı, sıralanış düzeni, kafiye yapısı gibi dış özelliklerin tümü, nazım biçimini oluşturur. Divan şiirinde pek çok nazım biçimi vardır, ama bazıları daha yaygın olarak kullanılmıştır.
Divan Edebiyatı ;
Dini nazım biçimleri :Tevhid Münacat Na't Medh-i çar-yar-ı güzin) Maktel-i Hüseyin Miraciye Hilye Mevlid Kırk hadis Menkıbname Kısse
Ladini nazım biçimleri : Bahariye, Cemreviye, Fahriye, Mersiye, Medhiye, Gazavatname, Sahilname, Sâkiname, Kıyafetname, Sürname, Hamamname, Şehrengiz, Hicviye, Hezliyat, Tarih düşürme, Muamma, Lugaz, Dariye, Rahşiye
Dini nesir biçimleri :Evliya tezkiresi, Kısas-ı enbiya, Siyer
Ladini nesir biçimleri :Tezkire, Tarih, Sefaretname, Seyahatname, Siyasetname, Münazara, Münşeat
Divan Şiiri'nin konuları ve özellikleri :
Aşk teması,divan şiirinin merkezini oluşturur.Divan edebiyatı eserlerinde aşk-aşık-maşuk kalıbı her daim bulunur. Aşk uzlaşımsaldır; yani temel özellikleri hiç değişmez. Mesela bütün aşklar tek yanlıdır, aşık hep sever, acı çeker, hiçbir karşılık görmez, her zaman ondan ayrı kalışını dile getirir; ayrıca rakipleri de vardır. Bu yüzden hep kıskançlık içinde kıvranır durur. Sevgili ise hemen her zaman aşığa ilgisiz davranır, onu tanımazlıktan gelir. Sevgili (maşuk) hep bir sultan, efendi, sahip kimliğinde gösterilir. Sevgili şah, aşık ise kuldur. Aşık için en tehlikeli durum, sevgilinin eziyet ve cefa çektirmekten vazgeçmesidir.Divan şiirinde betimlenen sevgili tipi de tektir ve değişmez. Bütün divan şairleri farklı çağrışımlara yol açabilecek mazmunlar kullansalar da, gerçekte tek bir tip sevgili imajı çizerler. Bu geleneksel sevgili tipinin boyu servi gibi uzun, beli ince, saçları uzun ve siyah, yanakları gül kırmızısı, gözleri siyah, bakışları kılıç gibi keskin, ok gibi yaralayıcıdır. Başka bir özelliği de hep genç oluşudur. Böyle betimlenen sevgilinin aşığının (yani şairin) gözyaşı Nil ya da Fırat ırmakları gibi akar. Divan şiirinde bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere “mazmun” denir. Bu mazmunları yerli yerinde ve başarılı bir biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı.
Divan şiirinde aşk 2 türlü işlenmiştir. Dünyevi aşk ve ilahi aşk. Aşk konusu ozanın dünya görüşüne koşut olarak anlam kazanırdı.(ilahi aşk) Tasavvuf yoluna giren ozan için amaç mutlak güzellik olan tanrıya kavuşmaktır. Bu da ancak maddeden sıyrılıp benliği yitirmek ve aşk (dervişlik) yoluna girmekle olur. İlahi aşk; maddi aşkla başlar: dünya üstündeki bir güzele aşık olan ozan, dünyanın güzelliklerine aşık olan ozan, bu durumu soyutlama yoluyla ilahi aşka dönüştürür ve Tanrı’nın benliğine kavuşmaya çalışır; Tanrı’da kendi benliğini eritme anlamına gelen “fenafillah” aşamasına erişince de gerçek mutluluğu bulur. Ama bu aşama ölümden sonra gerçekleşebilecektir. Divan şiirinde sevgilinin, erkek kimliğinde görülmesi, doğrudan doğruya tasavvuftan kaynaklanır. Yunan düşünürü Platon’a kadar uzanan bu yaklaşımda, en saf ve en gerçek aşk önemlidir; tensel zevkler, cinsellik söz konusu edilemez. Tensel zevkler ancak neslin devamı sağlanması açısından kadınlara duyulan aşklarda söz konusu olabilir. Bu nedenle Tanrı’nın gerçek güzelliğinin yansıdığı, gerçek aşk kaynağı genç erkekler, ilahi aşkın nesnesi olmuştur.(dünyevi aşk) Aşk konusu, yaşama bağlı ozanlar tarafından da dindışı bir anlayışla ele alınmış ve işlenmiştir. Yaşamdaki güzellikler ve güzelliğiyle simgeleşen kadın, divan şiirinde önemli yer tutar. Dünya nimetlerine bağlı divan edebiyatı ozanları, bu nimetlerden zevk alarak yararlanmasını bilmişlerdir. Söz konusu ozanlar için kadın tapılacak biridir: güzelliğiyle büyüler, zaman zaman ilgi gösterip zaman zaman rakipleriyle gönül eğlendirerek ağşığını üzer. Aşık sürekli bir üzüntü içinde kıvranıp durur, daha doğrusu platonik aşkın girdabında boğulacak gibi olur.
Divan şirinde yaygın işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir. Baharı anlatan şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir. Bahar, şair için sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin bahar sultanı ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener. Bâkî'nin "Bahar Kasidesi", en güzel bahariye örneğidir. Bahar betimlenirken gül, bülbül, lâle, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan şairine göre bahar, yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir.
Divan şiirinde, işlendiği biçimiyle doğa belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin orman, dağ, ova, rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak yapay bir dünya yaratılmıştır.
Divan Şiiri'nde söz sanatları
Divan şairinin başarılı olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini arttırırdı. Bu nedenle şairler, hüsn-i ta'lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta'lil, nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma sanatıdır. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir. Divan şairi için benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği belliydi ve kalıplaşmıştı. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile vardı. Ama asıl yenilik hüsn-i ta'lil sanatıyla ortaya koyulurdu. Böylece şair bir sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili iyi bilmesi oranında artan anlamlar yüklenmiş oluyordu...
Divan Edebiyatında Nesir
Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.
Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıca’yı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye değin sürmüştür.
Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazıldı.
Divan Edebiyatı'nın tarihsel gelişimi
Divan edebiyatının ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıktı. Bu edebiyatın ilk ürünlerini veren Mevlana Celaleddini Rumi bütün yapıtlarını Farsça yazdı. Aynı yüzyılın bir başka büyük şairi Hoca Dehhani'ydi. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi’nin etkisinde şiirler kaleme aldı. 14. yüzyılda Konya, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir, İznik, Bursa gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan edebiyatının yeni örneklerini verdiler. Bunların çoğu kahramanlık hikâyeleri, öğretici, eğitici ve dinsel yapıtlardı. Bu arada İran edebiyatının konuları da Türk edebiyatına girmeye başladı. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdıkları Süheyl ü Nevbahar, Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı Hurşidname, Süleyman Çelebi'nin (1351-1422) Vesiletü'n-Necât başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran edebiyatının etkisiyle yazılmıştır. Divan edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşadı. Bâkî ve Fuzuli Divan şiirinin en iyi örneklerini verdiler. 17. yüzyıla girildiğinde Divan edebiyatının ulaştığı düzey, İran edebiyatınınkinden geri değildi. Divan şairleri, şiirlerinde "fahriye" denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde şiir ustalığının doruğuna çıkmışlardı. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü şairleriydi. Divan edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim’in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girdi. Daha sonraki şairler özellikle bu iki şairi taklit ettiler ve özgün yapıtlar ortaya koyamadılar. 19. yüzyılda Divan edebiyatı artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştu. İlk eleştiriyi getiren Namık Kemal'di. Tanzimat'la birlikte Türk edebiyatında Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlandı. Divan edebiyatı böylece önemini yitirmekle birilikte, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı, Türk edebiyatının aruz ölçüsüyle son şiirlerini yazdılar, denilirse de zamanımızda da bu vezni kullanabilen şâirler vardır. Arûzun az kullanılıyor olması, zorluğundandır. Yoksa başka ölçülerle veya ölçüsüz yazılan şiirlerdeki lirizm ve âhenk âruzla yazılan şiirlerin yerini tutamaz.
-edit: konular birleştirildi.
. Harirî (1054-1122) makame türünün Arap edebiyatına girmesini sağladı. Bu dönemde Basra ve Kûfe okulları ile Nizamiye medreselerinde dilbilim çalışmaları yapıldı. İlk Arapça dilbilgisi kitabı bu dönemde yazıldı. Dilbilim alanında çalışmalarıyla ünlü yazar Ebu Hayyan Türkçe üzerine de dört kitap yazdı.